Köyümüzde dul bir kadının hayatı görünmez kurallarla çevriliydi. Pazarda fazla gülsem ayıplanır, komşunun kapısında uzun konuşsam dedikodu yapılırdı. Bu yüzden bir yıl boyunca evimle bahçem arasında yaşadım. Annemden öğrendiğim dikişi yeniden yapmak istiyordum ama eski makinem bozulmuştu. Tamir ettirmeyi bile gereksiz görüyordum. Nasıl olsa yalnızca kendim için yaşayacaktım.
Her şey karşı evin kapısı yeniden açıldığında değişti.
O ev yıllardır boştu. Bir sabah pencereden baktığımda bahçe duvarını onaran bir adam gördüm. Uzun boylu, koyu saçlı, otuzlu yaşlarında biriydi. Ağır taşları kenara taşıyor, ardından duvardaki çatlakları dolduruyordu. Beni fark edince doğruldu.
“Günaydın, Gülseren abla. Ben Baran. Rahmetli babamın cevizliklerine bakmak için döndüm.”
Baran otuz üç yaşındaydı. Çocukluğunu köyde geçirmiş, yıllarca şehirde çalışmıştı. Babasının ölümünden sonra bakımsız kalan bahçeleri yeniden işletmeye karar vermişti. Onu eskiden uzaktan tanırdım. Fakat şimdi karşımda kendi ayakları üzerinde duran, sakin konuşan bir adam vardı.
İlk haftalarda karşılaşmalarımız sıradan komşuluk ilişkilerinden ibaretti. Bir gün bahçe kapımın yerinden çıktığını gördü. Tamir etmek için izin istedi. Başka bir sabah yağmur oluklarının tıkandığını fark etti. Çatıya çıkmadan önce merdiveni güvenli biçimde yerleştirip olukları temizledi.
Her seferinde teşekkür ettim. O ise yapılan iyiliklerin hesabını tutan biri değildi. Ben de karşılık olarak bahçemden topladığım sebzeleri götürüyor, yoğun çalıştığı günlerde ona yemek hazırlıyordum.
Bir akşam odunları depoya taşımaya uğraşırken belim ağrıdı. Baran karşı bahçeden seslendi.
“Yardım edeyim mi?”
“Gerek yok, ben hallederim.”
Yanıma gelince önce taşımasına izin verip vermeyeceğimi sordu. Kabul ettiğimde odunları dikkatlice istifledi. İşini bitirdikten sonra ellerini silerken söylediği söz beni şaşırttı.
“Gülseren, her yükü tek başına taşımak zorunda değilsin.”
O anda cevap veremedim. Çünkü uzun zamandır birinin benim yorulabileceğimi düşündüğünü görmemiştim.
Sonraki günlerde Baran’la daha sık konuşmaya başladık. O ceviz yetiştiriciliğinin zorluklarından söz ediyor, ben gençliğimde terzilik öğrenmek istediğimi anlatıyordum. Bir gün eski dikiş makinesini gösterdiğimde dikkatle inceledi.
“Bunu neden tamir ettirmiyorsun?” diye sordu.
“Bu yaştan sonra ne yapacağım?”
“İstediğin şeyi yapmak için neden yaşından izin istiyorsun?”
Bu soruya güldüm ama gece yatağa girdiğimde sözleri zihnimden çıkmadı.
Bir süre sonra köyün konuşmaları başladı. Bakkalda alışveriş yaparken iki kadının fısıltısını duydum. Biri Baran’ın benimle fazla ilgilendiğini söylüyor, diğeri yaş farkımızı alay konusu yapıyordu. Ellerimdeki poşetleri sıkıca tutup cevap vermeden çıktım.
Eve geldiğimde kendime kızıyordum. Kimseye yanlış bir şey yapmamıştım. Buna rağmen sanki suç işlemişim gibi utanıyordum.
O günden sonra Baran’ı görmemeye çalıştım. Kapımı çaldığında açmadım, bahçeye çıktığında içeri girdim. Dördüncü akşam yeniden geldiğinde sonunda kapıyı araladım.
“Benden neden kaçıyorsun?” diye sordu.
“İnsanlar konuşuyor, Baran.”
“İnsanların konuşması senin ne istediğini değiştiriyor mu?”
“Ben senden dokuz yaş büyüğüm.”
“Bunu biliyorum. Ama senden yaşını saklamanı istemedim.”
Başımı eğdim. Aslında korktuğum şey yaşımız değildi. Yıllardır alıştığım hayatın değişme ihtimaliydi. Birine yeniden güvenmek, sonra yeniden kaybetme ihtimalini kabul etmek demekti.
Baran sesini yumuşattı.
“Benimle görüşmek istemiyorsan saygı duyarım. Ama başkaları istiyor diye kendinden vazgeçme.”
İlk defa ne söyleyeceğime gerçekten ben karar verdim.
“Çay içer misin?”
O akşam mutfakta saatlerce konuştuk. Baran şehirde çalışırken nişanlısından ayrıldığını anlattı. Birlikte kuracakları hayat hakkında farklı beklentileri olduğunu fark etmişlerdi. Kimseyi suçlamadan ayrılmışlardı. Ben de Vedat’la evliliğimin güzel ve eksik kalan yanlarını anlattım.
Gece yarısına doğru kuvvetli yağmur başladı. Ardından elektrikler kesildi. Gaz lambasını yakıp masaya koydum. Baran pencerenin önünde durmuş, yağmurun avluya düşüşünü izliyordu.
“Yağmur hafifleyince giderim,” dedi.
Gitmesini istemiyordum. Fakat bunu söylemek benim için yıllardır sakladığım bir gerçeği kabul etmekti.
“İstersen biraz daha kal,” dedim.
Yanıma oturdu. Elimi tutmadan önce gözlerime baktı. Elimi uzattığımda parmaklarını parmaklarımın arasına aldı.
“Gülseren, sana bir şey söylemek istiyorum.”
“Söyle.”
“Sen kendini hep başkalarının gözünden görmüşsün. Oysa ben senin karşımda oturan, akıllı, güçlü ve güzel bir kadın olduğunu görüyorum.”
Gözlerim doldu. Uzun yıllardır biri bana güzel olduğumu söylememişti. Ama beni asıl etkileyen, güçlü görünmeye çalışırken ne kadar yorulduğumu fark etmesiydi.
“O kadar güçlü değilim,” diye fısıldadım.
“Ben de değilim. Belki birbirimizin yanında güçlü görünmek zorunda kalmayız.”
O gece ilk kez birbirimize yakınlaştık. Baran beni öptüğünde korku ve huzur birbirine karıştı. Ardından yeniden masaya oturduk. Yağmur sabaha kadar devam etti. Biz de bazen geçmişimizden, bazen korkularımızdan konuşarak gecenin geçmesini izledik.
Sabah olduğunda Baran’la birlikte kahvaltı hazırladık. Pencereden gördüğüm köy aynı köydü ama ben artık kendi hayatıma başka türlü bakıyordum.
Ne var ki mutluluğumuz herkes tarafından hoş karşılanmadı. Önce komşuların sözleri çoğaldı. Ardından Baran’ın annesi Şükriye kapımı çaldı. Oturur oturmaz konuyu açtı.
“Oğlum henüz genç. Belki ileride çocuk sahibi olmak isteyecek. Sen onunla gerçekten aynı geleceği kurabileceğine inanıyor musun?”
Sözleri beni derinden yaraladı. Şükriye’nin kaygısını anlayabiliyordum fakat benim düşüncelerimi sormadan yalnızca yaşım üzerinden hüküm vermesini kabullenemiyordum.
O akşam Baran’a ayrılmamız gerektiğini söyledim.
“Annen haklı olabilir. Belki yıllar sonra pişman olacaksın.”
Baran karşımdaki sandalyeye oturdu.
“Benim adıma karar vermeni istemiyorum. Çocuk sahibi olma konusunu daha önce konuştuk. Bunun benim için evlilik şartı olmadığını söyledim. Sen de istemediğin hiçbir şeye mecbur olmadığını biliyorsun.”
“Annen seni kaybetmekten korkuyor.”
“Onun korkusunu anlıyorum. Ama hayatımı onun korkusuna göre yaşayamayacağım.”
Sonra cebinden karşı evin anahtarını çıkardı.
“Üst kattaki boş odayı hatırlıyor musun? Oraya büyük bir çalışma masası yaptırıyorum. İstersen dikişlerini orada yapabilirsin.”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
“Sen neden benim için bunları düşünüyorsun?”
“Çünkü birlikte bir hayat kuracaksak senin hayallerinin de o hayatın içinde olmasını istiyorum.”
O gece uzun uzun düşündüm. Baran’ın beni sevdiğini biliyordum ama hayatımı yalnızca onun sevgisine dayandırmak istemiyordum. Ertesi sabah belediyenin düzenlediği meslek kursunu araştırdım. Kayıtlar başlamıştı. Yıllardır ertelediğim terzilik eğitimine yazıldım.
Baran bu kararı duyduğunda sevindi. Fakat atölye kurma konusunda bütün masrafları üstlenmesine izin vermedim. Vedat’tan kalan küçük birikimimin bir kısmını kullandım. Eski makineyi tamir ettirdim. Siparişler arttıkça kazancımla yeni ekipmanlar aldım.
İlk müşterim köyün öğretmenlerinden emekli olmuş Sevim Hanım’dı. Torununun nişanı için elbisesini daraltmamı istedi. İşimi teslim ettiğimde aynanın karşısında dönüp gülümsedi.
“Gülseren, sen bu işi gerçekten biliyorsun.”
O cümle bana ilk kazandığım paradan daha değerli geldi.
İlişkimizin üzerinden dört ay geçmişti ki Şükriye rahatsızlanıp birkaç gün hastanede kaldı. Baran bahçe işleriyle hastane arasında koştururken ona yemek götürdüm. İlaçlarını ve kontrol tarihlerini takip etmesine yardımcı oldum. Bunu kendimi kabul ettirmek için değil, zor durumda kalan bir insana yardım etmek istediğim için yaptım.
Bir akşam hastaneden çıkarken Şükriye koluma dokundu.
“Sana söylediklerim ağırdı,” dedi. “Baran’ın mutsuz olmasından korkuyordum. Ama seni hiç dinlemeden yargıladım.”
“Ben de onun mutsuz olmasını istemem,” dedim. “Yalnızca benimle mutlu olabileceğine inanıyorum.”
Şükriye bir süre sustu. Ardından ilk kez içtenlikle gülümsedi.
“Galiba bunu anlamam gerekiyordu.”
Altı ay sonra küçük bir nikâh töreni yaptık. Şükriye ön sırada oturdu. Bazı komşular gelmedi. Bazıları da yalnızca merakından geldi. Fakat nikâh memuru evlenmeyi kabul edip etmediğimi sorduğunda hayatımda ilk kez bir kararı korkmadan verdiğimi hissettim.
“Evet,” dedim.
Baran’ın elimi sımsıkı tutuşu hâlâ aklımdadır.
Evliliğimizin ilk yılı kusursuz geçmedi. Bazen Baran’ın uzun çalışma saatleri, bazen benim siparişleri yetiştirmek için gecelere kadar uğraşmamız tartışmalara neden oldu. Fakat eskisinden farklı olarak susup uzaklaşmak yerine birbirimizi dinlemeyi öğrendik.
Bir sonbahar ceviz bahçelerinde beklenmedik bir hastalık görüldü. Verim düştü, kazancımız azaldı. Baran günlerce endişeliydi. Ben de o sırada ilçedeki bir giyim mağazasından düzenli tadilat siparişleri almaya başlamıştım.
Bir akşam hesap defterlerini önümüze açtık. Gereksiz harcamalarımızı kıstık, bahçenin bakımını yeniden planladık. İşletmeyi ayakta tutmak için bir süre benim kazancım da aile bütçesine katkı sağladı.
Baran bundan rahatsız olduğunu söyleyince şaşırdım.
“Sen bana o gün ne demiştin?” diye sordum.
“Ne zaman?”
“Odunları taşıdığın gün. Her şeyi tek başıma yapmak zorunda olmadığımı söylemiştin. Aynısı senin için de geçerli.”
Başını eğip güldü. Sonra elimi tuttu.
O zor yılı birlikte atlattık. Baran bahçelerin bir bölümünde daha dayanıklı çeşitler yetiştirmeye başladı. Ben de atölyemi genişletip iki kadına iş öğretmeye başladım. Bir zamanlar hakkımda konuşan komşulardan biri kızının gelinliğini onarmam için kapımı çaldığında geçmişte söylediklerini yüzüne vurmadım. Ama artık kimsenin benim yerime hayatımı tanımlamasına da izin vermiyordum.
Bugün kırk yedi yaşındayım. Baran otuz sekiz. Karşı evin üst katındaki atölyemde üç dikiş makinesi çalışıyor. Pencerenin önünde annemden kalan sardunyalar duruyor. Bahçeden dönen Baran bazen merdivenlerin başında durup beni izliyor.
Geçen hafta evlilik yıl dönümümüzde sofrayı birlikte hazırladık. Yemekten sonra ona yıllardır merak ettiğim soruyu sordum.
“Bende ilk neyi sevdin?”
“Gözlerini,” dedi.
“Peki sonra?”
“Bir gün bahçede eski bir gülü buduyordun. Kurumuş dalları keserken yeni sürgünleri incitmemeye çalışıyordun. O zaman hayata hâlâ ne kadar özenle tutunduğunu gördüm.”
Gözlerim dolunca gülümsedi.
“Sen beni kurtardığını sanıyorsun belki. Oysa sen de bana yeniden bir yere ait olmayı öğrettin.”
O akşam eski evimin kapısına birlikte yürüdük. Vedat’tan kalan evi satmamıştım. İçindeki bazı eşyaları bağışlamış, bir odasını köyde dikiş öğrenmek isteyen kadınlar için hazırlamıştım. Kapının önünde dururken geçmişimin artık bana ağırlık vermediğini fark ettim.
Vedat’la yaşadığım yıllar hayatımın gerçek bir parçasıydı. Onları inkâr etmiyordum. Baran’la kurduğum hayat da öyleydi. Birini sevmek diğerinin hatırasını silmiyordu.
Baran omzuma kolunu koydu.
“İyi misin?” diye sordu.
“İyiyim,” dedim. “Hem de uzun zamandır olmadığım kadar.”
Kırk iki yaşında dul kaldığımda hayatımın geride kalan kısmının yalnızlıkla geçeceğini sanmıştım. Oysa en büyük yanılgım yeniden sevilemeyeceğimi düşünmekti. Baran bana kaybettiğim gençliğimi geri vermedi. Buna ihtiyacım da yoktu. O, kendi sesimi yeniden duymama yardımcı oldu.
Şimdi biliyorum ki insanın yeni bir hayata başlaması için geçmişini unutması gerekmiyor. Bazen tek yapması gereken, başkalarının onun adına kapattığı kapıyı kendi elleriyle açmak. Ben o kapıyı kırk iki yaşımda açtım. Ardında beni bekleyen yalnızca sevgi değil, sonunda kendim olabildiğim bir hayat vardı.
Önceki

Önceki