Kocamı toprağa verdiğim gün kırk iki yaşındaydım. Mezarlıktan dönerken insanların bana nasıl baktığını hatırlıyorum. Bazıları acıyordu, bazıları teselli etmeye çalışıyordu. Fakat hepsinin gözünde aynı düşünceyi görüyordum: Bundan sonra yalnız yaşayacaktım.
Adım Gülseren. Yirmi yıl boyunca evli kaldığım eşim Vedat, geçirdiği kalp krizi nedeniyle hayatını kaybetmişti. Aramızda büyük kavgalar yaşanmamıştı. Birbirimize kötülük de etmemiştik. Ama evliliğimizin son yıllarında konuşacak sözümüz giderek azalmıştı. Vedat bahçesiyle ilgilenir, ben ev işleriyle uğraşırdım. Akşamları aynı sofraya oturur, ertesi gün yapılacak işleri konuşurduk.
Ölümünden sonra onu özledim. Özellikle sabahları mutfakta duyduğum ayak seslerini, kapının önüne bıraktığı çamurlu ayakkabılarını ve çayını hep aynı bardaktan içmesini. Fakat zaman geçtikçe kendime itiraf etmekten korktuğum başka bir duyguyla karşılaştım. Evliliğim boyunca yalnızca eşimi değil, kendi isteklerimi de unutmuştum.
Köyümüzde dul bir kadının hayatı görünmez kurallarla çevriliydi. Pazarda fazla gülsem ayıplanır, komşunun kapısında uzun konuşsam dedikodu yapılırdı. Bu yüzden bir yıl boyunca evimle bahçem arasında yaşadım. Annemden öğrendiğim dikişi yeniden yapmak istiyordum ama eski makinem bozulmuştu. Tamir ettirmeyi bile gereksiz görüyordum. Nasıl olsa yalnızca kendim için yaşayacaktım.
Her şey karşı evin kapısı yeniden açıldığında değişti.
O ev yıllardır boştu. Bir sabah pencereden baktığımda bahçe duvarını onaran bir adam gördüm. Uzun boylu, koyu saçlı, otuzlu yaşlarında biriydi. Ağır taşları kenara taşıyor, ardından duvardaki çatlakları dolduruyordu. Beni fark edince doğruldu.
“Günaydın, Gülseren abla. Ben Baran. Rahmetli babamın cevizliklerine bakmak için döndüm.”
devamı sonraki sayfada...

