“Selen… bu çocuk bizim değil.”
Bir an ne duyduğumu anlayamadım.
Sanki hastanenin bütün sesleri bir anda kesilmişti. Koridordan gelen ayak sesleri, cihazların çıkardığı hafif uyarılar, hemşirenin hazırladığı malzemelerin sesi… Hepsi uzaklaşmış gibiydi.
Sadece Barlas’ın yüzüne bakıyordum.
“Ne dedin?”
Barlas gözlerini Aras’tan ayırmadan konuştu.
“Bu çocuk bizim değil.”
Kalbim göğsümden çıkacakmış gibi çarpmaya başladı.
“Sen aklını mı kaçırdın? Az önce doktor onun bizim oğlumuz olduğunu söyledi.”
“Biliyorum.”
“O zaman neden böyle konuşuyorsun?”
Barlas cevap vermedi.
Ayağa kalktı ve beşiğin yanına gitti. Aras’ın üzerindeki battaniyeyi biraz daha açtı. Bebeğimiz huzur içinde uyuyordu.
Barlas titreyen parmağıyla Aras’ın sağ omzunu gösterdi.
“Şuna bak.”
Ne olduğunu anlamadım.
“Ne var?”
“Doğumdan önce sana söylediğim şeyi hatırlıyor musun?”
Kaşlarımı çattım.
“Ne söylediğini?”
Barlas derin bir nefes aldı.
“Benim doğduğumda sağ omzumda küçük, kahverengi bir doğum lekesi varmış. Annem bunu yıllarca anlatırdı. Aynı leke babamda da varmış.”
Aras’ın omzuna baktım.
Gerçekten de orada küçük, kahverengi bir leke vardı.
Ama bu benim için hiçbir şey ifade etmiyordu.
“Barlas, bunun ne önemi var?”
“Çünkü bu leke sadece benim ailemde görülüyor.”
“Bu bir doğum lekesi. Dünyada milyonlarca insanda var.”
devamı sonraki sayfada...

