Haber Zamanı

Video Kategori Video Galeri Kategori Galeri
Video Kategori Video Galeri Kategori Galeri
  1. Haber Zamanı
  2. dört kardeş
Sonraki


  • İşte Zehra'nın Kazandığı Okul!


İki yıl önce eşimi ve altı yaşındaki oğlumu bir trafik kazasında kaybettikten sonra, hayatım sadece nefes almaktan ibaret kalmıştı. Ta ki bir gece geç saatlerde Facebook’ta karşıma çıkan dört kardeşle ilgili bir paylaşım hayatımın yönünü değiştirene kadar… Benim adım Mehmet Yılmaz. 40 yaşındayım. İki yıl önce hayatım bir hastane koridorunda sona erdi. Bir doktor bana, “Çok üzgünüm,” dediği anda gerçeği anladım. Cenazeden sonra ev bambaşka geliyordu. Eşim Elif ve altı yaşındaki oğlum Emir, alkollü bir sürücünün çarpması sonucu hayatını kaybetmişti. “Çok hızlı oldu,” dedi doktor. Sanki bu bir şeyi değiştiriyormuş gibi. Cenazeden sonra ev bambaşka geliyordu. Elif’in kupası hâlâ kahve makinesinin yanındaydı. Emir’in spor ayakkabıları kapının yanında duruyordu. Ben sadece hâlâ nefes alıyordum. Onun çizimleri hâlâ buzdolabının üzerindeydi. Artık yatak odamızda uyumuyordum. Televizyonu açık bırakıp kanepede sızıyordum. İşe gidiyor, eve geliyor, paket yemek yiyor ve boşluğa bakıyordum. İnsanlar bana, “Çok güçlüsün,” diyordu. Ama değildim. Sadece hâlâ nefes alıyordum. Sonra yerel bir haber paylaşımı gördüm. Kazadan yaklaşık bir yıl sonra yine o kanepede gece saat 2’de Facebook’ta dolaşıyordum. Rastgele gönderiler. Siyaset. Evcil hayvanlar. Tatil fotoğrafları. Sonra yerel bir haber paylaşımı gördüm. “Dört kardeş yuva arıyor.” Bir çocuk koruma sayfasından paylaşılmıştı. Fotoğrafta dört çocuk bir bankta yan yana sıkışmış şekilde oturuyordu. Alt yazıda şöyle yazıyordu: “Dört kardeş acil olarak yerleştirilecek bir aile arıyor. Yaşları 3, 5, 7 ve 9. Anne ve babaları hayatını kaybetti. Tüm çocuklara birlikte bakabilecek bir akraba bulunamadı. Eğer bir aile bulunamazsa, büyük ihtimalle farklı evlat edinen ailelere ayrılacaklar. Onları birlikte tutabilecek birini acil olarak arıyoruz.” “Muhtemelen ayrılacaklar.” Bu cümle yumruk gibi çarptı. Fotoğrafa yaklaştım. En büyük erkek çocuğu yanındaki kızın omzuna kolunu atmıştı. Küçük erkek çocuk sanki fotoğraf çekilirken hareket ediyormuş gibiydi. En küçük kız ise bir oyuncak ayıya sarılmış ve abisine yaslanmıştı. Umutlu görünmüyorlardı. Sanki kötü bir şey olmasını bekliyormuş gibi duruyorlardı. Yorumları okudum. “Çok üzücü.” “Paylaşıldı.” “Onlar için dua ediyorum.” Ama kimse “Ben alırım” demiyordu. Telefonu bıraktım. Sonra tekrar aldım. Bir hastaneden tek başına çıkmanın nasıl bir şey olduğunu biliyordum. O çocuklar zaten anne ve babalarını kaybetmişti. Şimdi üstüne bir de birbirlerinden ayrılacaklardı. O gece neredeyse hiç uyuyamadım. Gözlerimi her kapattığımda dört çocuğun bir ofiste el ele tutuşup kimin gideceğini beklediğini hayal ediyordum. Sabah olduğunda gönderi hâlâ ekranımdaydı. Altında bir telefon numarası vardı. Kendimi vazgeçirmeden aradım. “Çocuk Hizmetleri, ben Ayşe,” dedi telefondaki kadın. “Merhaba,” dedim. “Ben Mehmet Yılmaz. Dört kardeşle ilgili paylaşımı gördüm. Hâlâ… bir aileye ihtiyaçları var mı?” Kısa bir duraklama oldu. “Evet,” dedi. “Var.” “Onlarla ilgili konuşmak için gelebilir miyim?” Sesinde şaşkınlık vardı. “Tabii. Bu öğleden sonra görüşebiliriz.” Arabayı sürerken kendime sürekli şunu söylüyordum: Sadece soru soruyorsun. Ama içten içe bunun doğru olmadığını biliyordum. Ofisinde Ayşe dosyayı masaya koydu. “İyi çocuklar,” dedi. “Ama çok şey yaşadılar.” Dosyayı açtı. “Oğuz dokuz yaşında. Tuğba yedi. Can beş. Rüya üç.” İsimleri içimden tekrar ettim. “Anne ve babaları bir trafik kazasında hayatını kaybetti,” dedi Ayşe. “Hepsine birlikte bakabilecek bir akraba bulunamadı. Şu anda geçici bakımda kalıyorlar.” “Eğer hepsini birlikte alacak bir aile bulunamazsa…” diye sordum. Derin bir nefes aldı. “O zaman ayrı evlere yerleştirilecekler. Çoğu aile aynı anda dört çocuk alamıyor.” Dosyaya baktım. Sonra söyledim: “Dördünü de alırım.” Ayşe başını kaldırdı. “Hepsini mi?” “Evet. Dördünü de. Süreci biliyorum, yarın hemen verin demiyorum. Ama onları ayırmanızın tek sebebi kimsenin dört çocuğu istememesi ise… ben istiyorum.” Bana baktı. “Neden?” “Çünkü zaten anne ve babalarını kaybettiler,” dedim. “Bir de birbirlerini kaybetmemeliler.” Sonrasında aylar süren kontroller, görüşmeler ve evraklar başladı. Bir terapist bana şöyle sordu: “Yasınızla nasıl baş ediyorsunuz?” “Kötü,” dedim. “Ama hâlâ buradayım.” Çocuklarla ilk tanışmam floresan ışıklı, çirkin sandalyeli bir görüşme odasında oldu. Dördü de aynı koltukta oturuyordu. Omuzları birbirine değiyordu. “Bizi alacak kişi siz misiniz?” diye sordu Oğuz. “Merhaba,” dedim. “Ben Mehmet.” Rüya yüzünü Oğuz’un tişörtüne sakladı. Can ayakkabılarıma baktı. Tuğba kollarını kavuşturmuş, şüpheyle bana bakıyordu. “Eğer siz isterseniz,” dedim. “Dördümüz birden mi?” diye sordu Tuğba. “Evet. Hepiniz.” “Ya fikrini değiştirirsen?” dedi. “Değiştirmem.” Rüya kafasını kaldırdı. “Abur cubur var mı?” Gülümsedim. “Evet. Hep vardır.” Ayşe arkamdan hafifçe güldü. Mahkemeden sonra eve taşındılar. Kapının yanında dört çift ayakkabı vardı. İlk haftalar zordu. Rüya geceleri annesini sayıklayarak uyanıyordu. Can kuralları sürekli zorluyordu. Bir gün bana bağırdı: “Sen benim gerçek babam değilsin!” “Biliyorum,” dedim. “Ama yine de hayır.” Ama güzel anlar da vardı. Rüya film izlerken göğsümde uyuyordu. Can bana çöp adam çizip “Bu biziz” diyordu. Tuğba okul formuna soyadımı yazmıştı. Bir gece Oğuz kapıda durup “İyi geceler baba” dedi. Sonra donup kaldı. Ben normalmiş gibi davrandım. “İyi geceler oğlum.” İçimde ise her şey titriyordu....

devamı sonraki sayfada...


Sonraki



  1. 1
  2. 2