Haber Zamanı

Video Kategori Video Galeri Kategori Galeri
Video Kategori Video Galeri Kategori Galeri
  1. Haber Zamanı
  2. Doğum sancıları sırasında eşim Tolga
Önceki
Sonraki


  • İşte Zehra'nın Kazandığı Okul!


“Böyle olacağını bilmiyordum.”

“Ben de bilmiyordum.”

Gözlerim doldu.

“Ama aramızdaki fark şu. Ben korkmama rağmen kaldım. Sen korktuğun için gittin.”

Tolga ayağa kalktı.

“Tamam, hata yaptım. Ama geri geldim.”

“Geri gelmek başka, sorumluluk almak başka.”

O anda salondan bebeklerden birinin ağlama sesi geldi.

Tolga refleks olarak sesin geldiği yöne döndü.

“Hangisi ağlıyor?”

Bu soru bana acı bir gülümseme bıraktı.

“Bilmiyorsun.”

“Ne?”

“Hangisinin ağladığını bile bilmiyorsun.”

Tolga sustu.

Ben devam ettim.

“Üçünün farklı ağlama şekilleri olduğunu biliyor musun? Birinin acıktığında ellerini yüzüne götürdüğünü, diğerinin uykusu geldiğinde kaşlarını çattığını, üçüncünün ise karnı ağrıdığında bacaklarını karnına çektiğini biliyor musun?”

Tolga’nın gözleri dolmaya başladı.

“Ben…”

“Sen hiçbirini bilmiyorsun.”

Birkaç saniye sonra salondan bir başka ses geldi. Bu kez Tolga olduğu yerde dondu...

“Üçü de ağlıyor,” dedi.

“Evet.”

“Ne yapacağız?”

“Sen bilirsin.”

Bunu söyledikten sonra ilk kez ona sırtımı döndüm.

Tolga bir süre hareketsiz kaldı. Sonra bebeklerin bulunduğu odaya doğru yürüdü.

Ben peşinden gitmedim.

Kapının önünde ne yapacağını bilemeden birkaç saniye durdu. Ardından içeri girdi.

Bir süre sonra odadan şaşkın bir ses duyuldu.

“Nasıl tutuluyor?”

Gözlerimi kapattım.

İki hafta boyunca bunu yüzlerce kez ben yapmıştım.

“Başını destekle,” diye seslendim.

Tolga bebeği kucağına aldığında küçük yüz buruşturuldu ve ağlama daha da arttı.

“Ben yanlış mı yapıyorum?”

“Biraz daha yavaş.”

“Böyle mi?”

“Hayır, başını biraz daha yukarıda tut.”

Birkaç dakika sonra bebek sakinleşti.

Tolga’nın yüzünde tuhaf bir ifade belirdi. Sanki ilk kez gerçekten baba olmuş gibiydi.

“Çok küçük,” diye fısıldadı.

“Evet.”

“Bunu nasıl tek başına yaptın?”

“Yapmak zorundaydım.”

O gece Tolga ilk kez üç bebeğimizin yanından ayrılmadı.

Ben ise başka odada tek başıma oturdum.

Çünkü içimdeki kırgınlık, onun birkaç saatlik çabasıyla yok olacak kadar küçük değildi.

Ertesi sabah uyandığımda mutfaktan garip sesler geliyordu. Tolga kahvaltı hazırlamaya çalışıyordu. Bir yandan telefonuyla sürekli bir şeylere bakıyor, bir yandan da bebeklerin ne zaman besleneceğini öğrenmeye çalışıyordu.

Bana yaklaşarak çekinerek sordu:

“Bugün ne yapmam gerekiyor?”

“Artık bunları benim söylemem gerekmiyor.”

“Biliyorum.”

“Gerçekten biliyor musun?”

Başını salladı.

“Bundan sonra öğrenmek istiyorum.”

O an onun yüzündeki ifadede ilk kez pişmanlık gördüm.

Ama yine de kalbim hemen yumuşamadı.

Sonraki haftalar kolay olmadı.

Tolga gerçekten kalmaya çalıştı. Gece nöbetlerine yardım etti, bez değiştirmeyi öğrendi, mama hazırladı, çocuk doktorunun randevularını takip etmeye başladı. İlk başlarda her şeyi bana soruyordu. Sonra yavaş yavaş kendi başına yapmaya başladı.

Ama ben mesafemi korudum.

Çünkü sevgi sadece sözlerle değil, zamanla ve davranışlarla yeniden kurulabilirdi.

Bir akşam üçüzleri uyuttuktan sonra mutfakta otururken Tolga karşıma geçti.

“Sana bir şey söylemem gerekiyor.”

“Dinliyorum.”

“Benim korktuğum şey çocuklar değildi.”

Şaşırdım.

“Ne?”

“Baba olmak.”

Sessiz kaldı.

“Ben kendi babam gibi olmaktan korktum.”

Bu cümle beni hazırlıksız yakaladı.

Tolga yıllar boyunca babasından neredeyse hiç bahsetmemişti.

“Çocukluğum boyunca babamın hiçbir şeyi doğru yapamadığını gördüm. Her sorun çıktığında evden giderdi. Bazen günlerce dönmezdi. Annem her şeyi tek başına yapardı.”

Gözlerini yere indirdi.

“Sen doğum yaparken bağırdığında… Bir anda kendimi o evde hissettim. Panikledim. Sonra çocuklar doğunca aynı şeylerin benim başıma geleceğini düşündüm. Korktum.”

“Bu yaptıklarını haklı çıkarmaz.”

“Çıkarmıyor.”

İlk kez bana itiraz etmeden bunu kabul etti.

“Ben kaçtım. Sonra tatildeyken kendimi rahat hissettim ve daha da büyük bir hata yaptım. Çünkü geri dönmek yerine kaçışı uzattım.”

Başımı eğdim.

“Peki şimdi ne değişti?”

“Sen.”

Şaşırdım.

“Sen beni bekleyip her şeyi affetmek yerine hayatını toparlamaya başladın. Eve döndüğümde eski eşimi değil, bensiz de ayakta durabilen bir kadın gördüm. İşte o zaman seni kaybetme ihtimalimin gerçek olduğunu anladım.”

Gözlerim doldu.

Fakat bu kez ağlamadım.

“Beni kaybetmekten korktuğun için mi değişiyorsun?”

“Hayır.”

Başını kaldırdı.

“Çünkü çocuklarımız büyüdüğünde onların babası hakkında ‘O bizi bırakıp gitti’ demesini istemiyorum.”

O sözlerden sonra uzun süre konuşmadım.

Aradan aylar geçti.

Tolga artık üçüzlerin bakımında gerçekten sorumluluk almaya başlamıştı. İlk başlarda yaptığı her şey kusurluydu. Ama vazgeçmedi.

Bir gece çocuklardan biri ateşlendiğinde hastaneye götüren kişi Tolga oldu.

Aşı takvimlerini takip eden oydu.

Geceleri biri ağladığında benden önce ayağa kalkmaya başladı.

Bir sabah işe gitmeden önce üçünü tek tek öptü ve bana dönüp, “Akşam erken geleceğim,” dedi.

Ben sadece başımı salladım.

Artık ona inanmak için sözlerine değil, davranışlarına bakıyordum.

Bir yıl sonra üçüzlerimizin ilk doğum gününü kutladık.

Ev balonlarla doluydu.

Tolga pastayı hazırlarken üçümüzün fotoğraflarını çekiyordu.

Bir ara yanıma geldi.

“Biliyor musun, doğum günlerinden en çok korktuğum şey buydu.”

“Neydi?”

“Mutlu olmak.”

Kaşlarımı kaldırdım.

“Çünkü kaybetmekten korkuyordum. Şimdi anlıyorum ki kaybetmemek için kaçmak, aslında insanın sahip olduğu her şeyi kaybetmesine neden olabiliyor.”

Gülümsedim.

“Bunu geç öğrendin.”

“Evet.”

“Çok geç bile olabilir.”

Bir an yüzü düştü.

Sonra üç bebeğimizden biri kahkaha atarak yanımıza koştu.

Tolga ona baktı ve gülümsedi.

“Belki de geç değildir.”

O gece çocukları uyuttuktan sonra salonda eski bir kutu buldum.

Kutunun içinde doğum hastanesinden kalan bileklikler, ilk ultrason fotoğrafımız ve Tolga’nın hamileliğin ilk ayında bana yazdığı küçük bir not vardı.

Notun üzerinde şu cümle yazıyordu:

“Büyük bir aile olacağız. Ne olursa olsun birlikte kalacağız.”

Uzun süre o kağıda baktım.

Sonra Tolga yanıma geldi.

“Onu neden saklıyorsun?”

“Çünkü bazen insanlara verdikleri sözleri hatırlatmak gerekir.”

Tolga yanımda oturdu.

“Beni affettin mi?”

Bu kez hemen cevap vermedim.

“Yaptıklarını unutmadım.”

“Biliyorum.”

“Ama artık geçmişte bıraktım.”

Tolga gözlerime baktı.

“Bu, yeniden başlayabileceğimiz anlamına mı geliyor?”

Elimi onun elinin üzerine koydum.

“Hayır.”

Yüzündeki umut söner gibi oldu.

Sonra devam ettim:

“Bu, sıfırdan başlamamız gerektiği anlamına geliyor.”

Tolga derin bir nefes aldı ve başını salladı.

“Bunu kabul ediyorum.”

Pencerenin dışına baktım.

O gün doğum sancıları sırasında yaşadığım yalnızlık hâlâ hafızamdaydı. Tolga’nın kapıyı çekip gidişi, boş kalan koridor ve ağlayan üç bebeğin sesi…

Ama artık aynı kadın değildim.

Ve Tolga da aynı adam değildi.

Çünkü bazen bir evliliği kurtaran şey, hiçbir şey olmamış gibi devam etmek değildir.

İnsanın yaptığı hatanın karşısında durup, yıkılan şeyi kendi elleriyle yeniden inşa etmeye razı olmasıdır.

Bizim hikâyemizde her şey bir anda düzelmedi.

Ama o gün Tolga bavulunu hazırlayıp kaçmak yerine üç bebeğimizin yanına oturdu.

Ben de ilk kez içimden şu cümleyi geçirdim:

Belki aile olmak, korkunun hiç olmadığı bir hayat değildi.

Belki aile olmak, korktuğun halde gitmemeyi öğrenmekti.


Önceki Sonraki



  1. 1
  2. 2
  3. 3