Tolga’nın bakışlarını takip ettiğimde salonun köşesindeki büyük kutuları ve kolilerin arasında duran birkaç dosyayı gördüm. Yanlarında ise üçüzlerimizin doğum belgeleri, hastane kayıtları ve masanın üzerinde açık duran bir zarf vardı.
Tolga birkaç adım daha attı. Yüzündeki şaşkınlık yerini korkuya bırakmıştı.
“Sen ne yaptın?” diye sordu.
Sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalıştım.
“Sen yokken hayatımı yeniden düzenledim.”
Tolga başını iki yana salladı.
“Hayır… Hayır, bundan bahsetmiyorum. Bu kutular neden burada? Evde neden bu kadar eşya yok?”
Bir an ona baktım. İki hafta önce kapıdan çıkarken arkasına bile dönmeyen adam şimdi karşısında duran hayatın neden değiştiğini soruyordu.
“Çünkü artık burada yaşamayacaksın.”
Tolga’nın yüzü gerildi.
“Ne demek bu?”
“Gayet açık. Bu evden taşındım.”
Bir süre hiçbir şey söylemedi. Ardından gözleri sehpanın üzerindeki zarfa takıldı.
“Boşanma mı?”
Sesinde ilk kez gerçekten korku vardı.
Ben başımı sallamadım. Sadece zarfı elime alıp ona uzattım.
“Henüz değil.”
Tolga derin bir nefes aldı.
“Beni korkutmaya mı çalışıyorsun?”
“Hayır. Sana gerçeği anlatıyorum.”
Oturdu. Ellerini başının arasına aldı.
“Ben sadece iki haftalığına gittim.”
“Hayır,” dedim. “Sen iki haftalığına gitmedin. Sen baba olmaktan kaçtın.”
Bu cümle salonda ağır bir sessizlik oluşturdu.
Tolga itiraz etmek için ağzını açtı ama kelimeler çıkmadı.
Ben ise aylar boyunca içimde biriktirdiğim her şeyi ilk kez yüksek sesle söylemeye başladım.
“Doğum yaptığım gün sen benden sessiz olmamı istedin. Hayatımın en acı anında, benim sesimden rahatsız oldun. Sonra üçüzlerimizi eve getirdikten birkaç gün sonra bavulunu hazırlayıp tatile gittin. Ben geceleri üç saatte bir değil, bazen yarım saatte bir uyanırken sen deniz kenarında güneşlendin.”
Tolga başını eğdi.
devamı sonraki sayfada...

