Haber Zamanı

Video Kategori Video Galeri Kategori Galeri
Video Kategori Video Galeri Kategori Galeri
  1. Haber Zamanı
  2. boşnma sonrası hamilelik
Önceki
Sonraki


  • İşte Zehra'nın Kazandığı Okul!


Hamile kadınlar, eşlerinin desteğiyle koridorda yavaş adımlarla yürüyorlardı. Kimileri yüzlerinde tatlı bir tebessümle karınlarını okşuyor, kimileri ise umut dolu ultrason fotoğraflarına bakarak sessizce gözyaşı döküyordu.

"Eylül, baksana… Aynı babasının gözleri."

"Yok canım, o burun kesinlikle senin burnun."

Bu şefkat ve neşe dolu sesler, Eylül Yılmaz’ın kalbine tekrar tekrar saplanan küçük birer iğne gibiydi. Bakışlarını yere indirdi ve elindeki ultrason raporunu daha da sıkı kavradı.

O soğuk beyaz kâğıdın üzerinde yazan kelimeler çok netti: Üçüz. On altıncı hafta.

Eylül, doğumhanenin önünde neredeyse tam bir dakika boyunca donakalmış bir şekilde bekledi. Sonra tek bir kelime bile etmeden kâğıdı eski çantasına koydu ve oradan uzaklaştı.

Asansörün içinde genç bir çift, bebek arabasını nereden alacaklarını tartışıyordu; yerli bir mal mı baksalar yoksa yurt dışından mı getirttirseler bilemiyorlardı. Kocası gülümseyerek, "En güvenlisi hangisiyse onu alalım," dedi. "Fiyatı hiç önemli değil." Karısı hafifçe güldü. "Sen de hep çok para harcıyorsun." Eylül, kapının üzerinde yanıp sönen kat numaralarına dikti gözlerini. Gözleri yaşlarla doldu. Ama ağlamayı reddetti. Burada değil. Mutlu insanların arasında değil.

Dışarı çıktığında, Temmuz ayının o kavurucu Ankara sıcağı yüzüne vurdu. Trafik caddede kaplumbağa hızıyla ilerliyordu. Kornalar çalıyor, seyyar satıcılar bağırıyordu. Hava ağır ve boğucuydu. Eylül bir araç çağırdı. Telefonu titredi. En yakın arkadaşı Merve’den gelen bir mesajdı: "Nasıl geçti?" Eylül uzun süre ekrana öylece baktı. "Hamileyim," diye yazdı. Sonra sildi. Tekrar yazdı: "Üç bebekmiş." Bunu da sildi. En sonunda şöyle cevap verdi: "Her şey yolunda. Rutin bir kontrol sadece."

Araç onu Dikmen semtinde bıraktı. Geçici yuvası olan yere. Altıncı katta, asansörü bile olmayan eski, yıpranmış bir daire. Daha dört ay öncesine kadar, büyük bir inşaat imparatorluğunun veliahdı olan Demir Zorlu'nun karısıydı. Şimdiyse cebinde 18 bin liradan az parası kalmış, işsiz ve boşanmış bir kadındı. Boşandıkları gün Demir ona 200 bin liralık bir çek uzatmıştı. "Üç yıllık evlilik," demişti soğuk bir sesle. "Bence bu kadarı adil." Eylül sadece gülümsemişti. Hayatının üç yılı. Kariyerinden vazgeçtiği üç yıl. Onun hasta annesine baktığı, yemeklerini yaptığı, geceleri yolunu gözlediği ve bitmek bilmeyen eleştirilerine katlandığı üç koca yıl. Ve tüm bunların değeri, adamın lüks yaşantısının küçük bir kırıntısı bile etmiyordu. Ev hiçbir zaman onun olmamıştı. Araba onun değildi. Ortak banka hesapları bile, kâğıtları imzaladığı gün dondurulmuştu. Avukatı onu uyarmıştı: "Eğer bu işi mahkemeye taşıyıp savaşırsan yıllarını alabilir; üstelik alacağın para, harcayacağın mahkeme masraflarını bile karşılamaz." Bu yüzden arkasına bakmadan gitmişti. Sadece özgür olmak istemişti. O evlilikten ayrılırken karnında üç can birden taşıyacağını asla hayal edemezdi.

Dairenin içinde sıcaklık ve sessizlik her yanını sardı. İçeride neredeyse hiçbir şey kalmamıştı; sadece eski bir kanepe, bir masa ve tam takır kuru bakır bir buzdolabı. Eylül çantasını yere bıraktı ve kendisini yere bıraktı. Telefonu çaldı. Arayan Merve’ydi. "Eylül, bunu benden daha ne kadar saklamayı düşünüyordun?" diye hesap sordu. "Kuzenim hastanedeki dosyanı görmüş. Üçüzlere hamileymişsin!" Eylül gözlerini kapattı. "Ne yapacaksın peki?" diye sordu Merve. Eylül boş odaya baktı. Boş buzdolabına. İş başvurularından gelen ret yazılarına. Titreyen ellerine. "Randevu aldım," diye fısıldadı.

Merve’nin sesi kesildi. "Eylül… Sen ciddi olamazsın." "Onlara bakamam," dedi Eylül, sesi titreyerek. "Ama onlar üç bebek!" "Biliyorum." "Öyleyse neden?" "Çünkü hiçbir şeyim yok." Gözyaşları sonunda boşanırken sesi çatallandı. "Yapayalnızım. Demir beni görmek istemiyor. Annesi, eğer bir daha kapılarına gidersem güvenliği çağıracağını söyledi." Acı bir kahkaha attı. "Şimdi gidip ona yalvarmamı mı bekliyorsun?" Sessizlik. Sonra Merve fısıldadı: "Bu çok tehlikeli… Çoktan dört aylık olmuşsun." "Biliyorum," dedi Eylül sessizce. "But başka çarem yok."

O gece internette bu ameliyatın risklerini araştırdı. Kanama. Enfeksiyon. Kısırlık. Ölüm. Elleri buz kesti. Koşarak banyoya gitti ve midesinde hiçbir şey kalmayana kadar kustu. Sonra o soğuk yere çöküp dizlerini kendine doğru çekti. Annesinin sesi zihninde yankılandı: "Ne olursa olsun kızım, hayatta hep dik dur, onurlu yaşa." Peki şu an onurlu olmak ne demekti? Üç çocuğu bu sefaletin içine doğurup acı çekmelerini izlemek mi? Yoksa daha doğmadan onları bu acıdan korumak mı? Artık hiçbir şey bilmiyordu.

Üç gün sonra Eylül, küçük bir özel kliniğe adım attı. Onay formlarını imzaladı. Her bir imzada eli titriyordu. Bir hemşire ona bir hastane önlüğü uzattı. "Beni takip edin." Koridor sanki hiç bitmeyecekmiş gibi uzuyordu. Işıklar gözünde bulandı. O soğuk ameliyat masasına uzandığında, eli refleks olarak karnına gitti. Bir şey hissetti. Hafif bir kıpırtı. Çok küçük. Ama yetti. Gözyaşları o an boşaldı. "Özür dilerim…" diye fısıldadı. Kimden özür dilediğini kendisi de bilmiyordu. Bebeklerinden mi? Annesinden mi? Yoksa eskiden olduğu o kadından mı? Doktor, "Kararınızı verdiniz mi?" diye sordu. Eylül gözlerini kapattı. "Evet."

Doktor başıyla onayladı— Fakat tam işleme devam edeceği sırada kapı gürültüyle açıldı. "Durun." Bir erkeğin sesi odada yankılandı. Soğuk. Emredici. Herkes buz kesti. Eylül gözlerini açtı. Siyah takım elbiseli, uzun boylu bir adamın içeri girdiğini gördü; arkasında asistanları ve hastane başhekimi vardı. Doktor sertçe sordu: "Siz kimsiniz?" Başhekim aceleyle araya girdi: "İşlemi hemen durdurun." Adam masaya doğru yaklaştı. "Eylül Yılmaz." Eylül şaşkınlıkla ona baktı. "Sizi tanımıyorum." Adam duraksadı. Ardından şöyle dedi: "Ben Karan Sancaktar." Oda ölüm sessizliğine büründü. Bu isim güç demekti. Kontrol demekti. Korku demekti. Eylül’ün kalbi göğüs kafesini yırtacak gibi çarpmaya başladı. "Ne istiyorsunuz?" diye sordu. "Bir hata yapmanı engellemek istiyorum," dedi adam sessizce.

Ona gerçekleri gösterdi. Aylar önce, bir iş davetinde Eylül’ün içeceğine ilaç katılmıştı. Karan onu bulmuştu. Ona yardım etmeye çalışmıştı. Ama sonrasında her şey manipüle edilmişti. Demir, çocuk sahibi olamayacağını biliyordu. Ve hamilelikten şüphelendiğinde her şeyi planlamıştı; boşanmayı, aşağılamayı, sessizliği. Eylül titremeye başladı. "Yani her şey bir plan mıydı…" "Evet." Gerçekler ona sert bir dalga gibi çarptı. Evlilik. Terk ediliş. Yalanlar. Hepsi.

Karan onun yanına diz çöktü. "Bana güvenmeni istemiyorum," dedi yumuşak bir sesle. "Ama bu kararı çaresizlikten verme." "Korkuyorum," diye fısıldadı Eylül. "Ben de." Bu cevap, Eylül’ün içindeki bir şeyleri kırdı. İki elini birden karnının üzerine koydu. Üç can. Üç kalp atışı. Gözlerini kapattı. Sonra tekrar açtı. "Ameliyatı istemiyorum." Karan derin bir nefes verdi. "O halde gidiyoruz."

Götürüldüğü yeni hastanede doktorlar durumu doğruladı: "Üç bebek de hayatta." Eylül onların kalp atışlarını dinledi. Bir. İki. Üç. İlk defa, üzerindeki o karanlık bulutlar dağıldı.

Aylar sonra hayat tamamen değişti. Demir’in imparatorluğu yürütülen bir soruşturma neticesinde çöktü. Gücü yok oldu gitti. Ama Eylül bunu kutlamadı. Onun zaferi intikam almak değildi. Onun zaferi iyileşmekti. Her sabah çocuklarının kalp atışlarını duyabilmekti. Yeniden nefes almayı öğrenmekti.

Çocuklarının doğduğu gün— Odayı üç bebek çığlığı doldurdu. Bir kız. Bir oğlan. Bir kız daha. Eylül onları kucağına alırken ağlıyordu. Karan, gözleri yaşlarla dolu bir şekilde onun yanında duruyordu. Bir aile doğmuştu.

Yıllar sonra, insanlar Eylül’e her şeyin nasıl değiştiğini sorduklarında, o hiçbir zaman zenginlikten bahsetmedi. Ya da güçten. Her zaman aynı hikayeyi anlattı: Küçük bir dairede yapayalnız kalan bir kadını. Soğuk bir ameliyathaneyi. Açılan bir kapıyı. Ve "Durun," diyen bir sesi. Sonra çocuklarının koşup oynamasını izleyerek gülümsedi. "Çünkü o gün," dedi fısıldayarak, "kimse beni kurtarmadı…" "Ben kendimi kurtarmayı seçtim."


Önceki Sonraki



  1. 1
  2. 2
  3. 3