"Sana misafirlerin önünde beni küçük düşürmek için bunu önceden ayarladığını söyledi mi?" Yine bir sessizlik. Hemen cevap vermedi. Sonra, "Anne... Gerçekten öyle mi demek istemiş, emin misin?" dedi. Bu canımı yaktı. Bu tek cümle, Esra’nın yaptıklarından daha çok acıttı. Gözlerimi kapattım. "Şaka ile aşağılama arasındaki farkı bilecek yaştayım." Hemen cevap vermedi. Sonra, "Onunla bir konuşayım," dedi. "Konuş bakalım," dedim. Ertesi sabah havluları katlarken kapım yumruklandı. İçeri davet edilmeyi beklemeden daldı. Gelen Esra’ydı. Ne pembe elbise vardı, ne yumuşak bir ses, ne de gülümseme. Sadece öfke. "Nasıl bir oyun oynadığını bilmem gerekiyor," dedi. Ona hayretle baktım. "Anlamadım?" Kollarını kavuşturdu. "Beni mahsus rezil ettin." Neredeyse gülecektim. "Ben mi seni rezil ettim?" "Evet. Herkesin önünde ev meselesini açıp sonra geri çekmek çok acımasızcaydı." "Acımasızca," diye tekrarladım. "O hediye Deniz içindi." "O hediye Deniz ve evleneceği kadın içindi. Artık o kadının bunu hak ettiğinden emin değilim." Çenesi kasıldı. "Bir şaka yüzünden mi?" "Seni sevmeye çok çalıştım," dedim. "Ama sen elime bir paspas verdin." Gözlerini devirdi. "Çok kişisel algıladın. Ayrıca sen benim dünyamda işlerin nasıl yürüdüğünü anlamıyorsun." "Senin dünyan mı? Bu sadece senin gösterişli büyümen ya da bizim mütevazı hayatımızdan utanmanla ilgili değil. Sen bunu şahsileştirdin." Yaklaştı. "Dürüst olalım. Beni zaten hiç sevmedin." Kısa bir nefes verdim. "Seni sevmeye gerçekten çok çabaladım." Bunu duymazdan geldi. "Deniz’in hep sana bağımlı kalmasını istedin." İşte bu bardağı taşıran son damlaydı. Kapıyı işaret ettim. "Evimden dışarı çık." Gitmek yerine, söyleyebileceği en çirkin şeyi söyledi: "Onun ne dediğini biliyor musun? İyi niyetli olduğunu ama ortamları bozduğunu... Bizim dünyamıza pek uymadığını söylüyor." Bir saniye nefesim kesildi. Sonra sadece "Dışarı," diyebildim. Gitti. Kapıyı kapatıp arkasına yaslandım, titriyordum. Sonra oğlumu aradım. "Buraya gel," dedim. "Yalnız gel." Akşamüstü geldi. Yorgun görünüyordu. Bir şekilde yaşlanmış gibiydi. Oturur oturmaz, "Esra buraya senin adına mı geldi?" diye sordum. Kaşlarını çattı. "Ne?" "Bu sabah geldi. Onu rezil ettiğimi, seni kontrol etmeye çalıştığımı ve senin benim hakkımda 'onların dünyasına uymadığımı' söylediğini anlattı." Yüzü değişti. "Bunları mı söyledi?" "Evet." Elini ağzına götürdü. "Anne, ben asla böyle bir şey demedim." Ona inandım. Böylece her şeyi anlattım. Partide söylediği her kelimeyi, salonumda sarf ettiği her hakareti... Sözümü kesmeden dinledi. Bitirdiğimde uzun süre yere baktı. Sessiz kaldım. Alnını ovdu. "Kıyafetlerin hakkında, işin hakkında... Küçük küçük şeyler söylüyordu. Kendi kendime 'stresli' diyordum ya da 'yaranmaya çalışıyor' diyordum. Hep üstünü kapattım." "Üstünü kapattın çünkü bunun ne anlama geldiğiyle yüzleşmekten mi korktun?" diye sordum. Yutkundu. Gözleri kan çanağı gibi bana baktı. "Evet." Başımla onayladım. Sonra cebimden anahtarı çıkarıp masaya, aramıza koydum. "Mesele mülkiyet değil," dedim. "Bu anahtar, hastayken bile çalıştığım her yılın, mesaiye kaldığım her hafta sonunun bedeli. Bunu sana veriyordum çünkü vicdanlı biriyle yuva kurduğuna inanmıştım." "Hakaret edilmesine dayanabilirim. Ama oğlumun bir zalimliğin yanında durup ona 'aşk' demesine dayanamam." Ağlamaya başladı. Sessizce. "Özür dilerim," dedi. "Çok özür dilerim." Masaya uzanıp elini sıktım ama onu bu acıdan çekip kurtarmadım. Bunu hissetmesi gerekiyordu. Evden çıkıp doğruca Esra’nın dairesine gitti. Daha sonra bana neler olduğunu anlattı. "Annemin eline paspas verip yemeğini hak etmesini mi söyledin?" diye sormuş. Esra sorudan kaçmaya çalışmış. "Neden hâlâ bunu konuşuyoruz? Şakaydı işte." Deniz, "Cevap ver," demiş. Kız patlamış: "Evet, yaptım ama herkes sanki cinayet işlemişim gibi davranıyor!" Deniz de "Sen benim annemi aşağıladın," demiş. Ve Esra, artık kendini saklayamayacak kadar öfkeyle, "Annen oraya sanki oraya aitmiş gibi bir edayla girdi!" demiş. İşte bu kadardı. Deniz ona baktığında içinde bir şeylerin koptuğunu hissetmiş. Öfke değil. Kafa karışıklığı değil. Sadece netlik. Nişan yüzüğünü çıkarıp masaya bırakmış. Esra bakakalmış. "Ne yapıyorsun?" "Bunu bitiriyorum," demiş Deniz. Esra gülmüş. "Onu bana mı tercih ediyorsun?" Oğlum da "Hayır," demiş. "Haysiyeti aşağılanmaya tercih ediyorum." Kız bağırmış, ağlamış, hata yaptığını söylemiş. Deniz yine de çıkıp gitmiş. Gece yarısından sonra bana geldi. Kapıyı açtığımda perişan haldeydi. "Bitti," dedi. Kenara çekilip içeri girmesine izin verdim. Eskiden ödevlerini yaptığı o mutfak masasına oturdu, ben de o sırada ertesi günkü iş yemeğini paketliyordum. Sonra bana baktı ve "Seni korumalıydım," dedi. "Söylediği her küçük şeye göz yumduğumda, aslında ona ne kadar ileri gidebileceğini öğretmişim. Seni hayal kırıklığına uğrattım." Tüm gün bu sözleri duymayı beklemiştim ama yine de canım yandı. "Seni benden utanman için büyütmedim," dedim. Başını şiddetle salladı. "Senden utanmıyorum. Kendimden utanıyorum." Aradan birkaç hafta geçti. Düğün iptal edildi. Kaporalar yandı. Olay duyuldu. Hatta partideki kadınlardan biri bana sessiz kaldığı için özür dileyen bir mesaj gönderdi. Esra’nın önceden onlara benim için "komik bir sürprizi" olduğunu çıtlattığını söyledi. Yani evet, her şey planlıydı. Deniz daha sık gelmeye başladı. Suçluluktan değil, gerçek bir çabayla. Bir öğleden sonra, on yaşındayken çok sevdiği o küçük lokantada yemek yedik. Benden önce gitmişti. İçeri girdiğimde ayağa kalktı. Bana sıkıca sarıldı. Çorbalarımızı içerken, "O anahtarı düşünüp duruyorum," dedi. Hafifçe gülümsedim. "Hâlâ bende." "Orada kalmalı zaten." Sonra masanın üzerinden küçük bir kutu uzattı. İçinde, üzerine tek bir cümle kazınmış metal bir anahtarlık vardı: Bana hak etmeyi öğrettiğin yuva için. Lokantanın o köşesinde ağladım. "Bana mal olan o bedele layık bir hayat kurana kadar o evi istemiyorum," dedi. Bu benim için düğünden çok daha fazlasını ifade ediyordu. Gümüş anahtar hâlâ çekmecemde, o solmuş mavi kurdeleye bağlı duruyor. Belki bir gün ona veririm. Ama artık şunu biliyorum: Bir insan ömrünün yarısında yer silebilir ama yine de elinde şampanya kadehi tutan ipekler içindeki birinden çok daha onurlu olabilir. Ve oğlum sonunda aradaki farkı öğrendi.
Önceki

Önceki