Bir an boyunca hiçbir şey söyleyemedim.
Levent’in yüzüne baktım. Nikâh salonundaki insanların gülümsemeleri, dışarıdan gelen ayak sesleri, sandalyelerin hafifçe çekilmesi… Her şey bir anda uzaklaşmış gibiydi.
Sadece onun sesi vardı kulaklarımda.
“Artık sana nihayet gerçeği söyleyebilirim.”
Elimi bırakmadı.
“Bana kızmadan önce beni dinle,” dedi.
Kalbim hızla çarpıyordu.
“Benden ne sakladın?”
Levent derin bir nefes aldı.
“Doktorların bana ölümcül bir hastalık teşhisi koyduğu doğru. Ama sana söylediğim gibi, bunu nakilden sonra öğrenmedim.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne demek istiyorsun?”
Gözlerini yere indirdi.
“Bunu böbreğini sana vermeden önce biliyordum.”
Sanki biri göğsümün ortasına ağır bir taş bırakmıştı.
“Ne?”
“Evet.”
Elimi yavaşça bıraktı.
“Bana aylar önce hastalığımın ilerlediğini söylediler. Tedavi edilemeyeceğini biliyordum. Çok uzun bir zamanım kalmamıştı.”
Bir adım geri çekildim.
“Öyleyse neden bana böbreğini verdin?”
Levent’in gözleri doldu.
“Çünkü senin yaşayabileceğini biliyordum.”
Bu cevap beni daha da öfkelendirdi.
“Bana acıdığın için mi?”
“Hayır.”
“Benden bir şey beklediğin için mi?”
“Hayır.”
“Öyleyse neden?”
Levent cebinden küçük, eski bir zarf çıkardı.
devamı sonraki sayfada...

