Kısa bir kontrolün ardından memurlar anneme iyi olup olmadığını tekrar sordu. Memurlardan biri annemle kısa süre yalnız konuştu; güvende olduğunu ve yardım istemediğini doğruladı. Bize ayrılırken acil durumda yeniden arayabileceğimizi söyledi. Kapı kapandığında garajın içi ağır bir sessizliğe büründü. Ben hâlâ titriyordum. “Bana bunu yaptığınızın farkında mısınız?” diye patladım. “Telefonlar açılmıyor, çanta yerde, sandalye boş, bankadan arıyorlar, babamın yüzüğü kayıp, fotoğraflar kayıp… Ben ne düşünecektim?”
Annem bu kez doğrudan bana baktı. O bakış kırgın ama sakindi. “Bir kez olsun düşünmeden suçlamadan önce dinleyebilirdin,” dedi. “Ama yine de geldin. Demek ki korktun. Şimdi otur ve dinle.” Garajdaki eski taburenin tozunu eliyle sildi. Ben oturdum, Ulaş rafı duvara dayayıp geri çekildi. İlk kez yüzünde savunmacı değil, yorgun bir ifade vardı.
Annem önce yardımcısı Ferda’dan başladı. “Ferda işi bırakmadı, ben onu çıkardım,” dedi. Şaşkınlıktan gözlerimi kırptım. “Neden?” Annem dudaklarını inceltti. “Çünkü bana hizmet etmekle beni yönetmek arasındaki farkı unuttu. Evde olan her şeyi sana yetiştiriyor, Ulaş’a karşı kaba davranıyor, benim adıma karar veriyordu. Ben de yıllarının hatırına ona iyi bir ödeme yapıp uğurladım.” Makbuzlardan birini kaldırdı. “İlk büyük para çekimi buydu. Tazminatı, birikmiş izinleri, ayrıca taşınma yardımı. Sessiz gitsin istedim; kavga çıkarıp seni aramasını istemedim.”
“Taşınma mı?” dedim. İşte asıl düğüm oradaydı. Annem başını salladı. “Evet. Ben bu evi satmıyorum ama çıkıyorum. Burası iki katlı, bana ağır geliyor. Kalça ameliyatından sonra her merdiven basamağında kendi evimde misafir gibi hissettim. Ulaş bunu ilk fark eden kişiydi. Bana sürekli ne yapamayacağımı söylemedi. Yapabilmem için nasıl destek olacağını sordu.” İkinci zarfı eline aldı. “İkinci para çekimi, birkaç sokak ötedeki küçük, tek katlı ev için verdiğim kaporaydı. Ev benim adıma. Tapuda yalnızca benim adım var. İçinde geniş duşu, rampası, küçük bir bahçesi var. Orada kendi hayatımı kendi düzenimle sürdüreceğim.”
Ulaş o ana kadar sustu. Sessizce, “Başta ben de acele etmemesini söyledim,” dedi. “Hatta Sezin Hanım’a anlatmasını istedim. Ama Naile Hanım, daha ben cümlemi bitirmeden sizin bunu engellemeye çalışacağınızı söyledi.” Sözlerine kızmak istedim ama annemin yüzündeki ifade beni durdurdu. “Çünkü denedin,” dedi annem. “Teklif ettiğim gün beni dinlemedin, beni düzelttin. Beni korumak istediğini biliyorum ama sen fark etmeden beni küçülttün.”
Koridordaki fotoğrafları sordum. Ulaş masadaki kalın albümü açtı. İçinde babamın gençlik fotoğrafları, benim çocukluğum, annemin siyah beyaz gelinliği, yıllardır koridorda asılı duran karelerin taranmış, temizlenmiş kopyaları vardı. “Hepsini söküp taradık,” dedi annem. “Koridor mezar koridoru gibi olmuştu. Babanı sevmediğimden değil. Tam tersine, onu yalnızca yokluğuyla anmak istemediğimden. Bu fotoğrafların bir kopyasını sana hazırlıyordum.” Parmaklarıyla mektupların üzerine dokundu. “Babandan bana kalan mektuplar da burada. Onları da kutulayacaktım.”
Peki annemin babamdan kalan yüzüğü? Annem, küçük kadife kutuyu açtı. Altın yüzük ışığı yakalayıp parladı. “Kaybolmadı,” dedi yavaşça. “Onu yıllarca parmağımda taşıdım çünkü evliliğimiz benim hayatımın önemli bir parçasıydı. Ama artık bir anıyı taşımak için onu her gün takmam gerekmiyor. Onu saklıyorum. Bir gün istersen sen alırsın. İstemezsen burada, fotoğrafların yanında kalır.” Sonra salona geçip sehpadaki mavi plastik kapak yüzüğü aldı ve avucuna koydu. “Buna gelince…” İlk kez gülümsedi.
Kalça ameliyatından sonra annemin parmakları da tutuluyormuş. Fizik tedavi egzersizleri sırasında mandal sıkmak, şişe kapağı çevirmek, küçük hareketlerle el kaslarını çalıştırmak zor geliyormuş. Bir gün Ulaş su şişesinin mavi kapağını kesip kaba saba bir halka yapmış. “Bakın,” demiş, “bugün bunu takıp kendi kahvenizi kendiniz taşıyınca kazandınız sayılır.” Annem o gün yürüteçle mutfağa kadar gidip kahvesini dökmeden salona taşımış. “Benim için o saçma halka, yeniden bir şey yapabildiğim günün hatırası oldu,” dedi. “Sana komik geldi. Bana ise hayatıma geri döndüğüm anı hatırlattı. O yüzden teklif ederken onu kullandım. Ben Ulaş’a para ya da gösteriş sunmadım. Kiminle olduğumu, ne hissettiğimi sundum.”
Ulaş’ın neden ağladığını da o zaman öğrendim. Kendi babaannesine yıllarca bakmış, onu kaybettikten sonra bakım işine yönelmiş. İnsanların çoğu ona ya acıyarak ya da şüpheyle bakmış. “Naile Hanım ilk kez bana yalnızca işe yarayan biri gibi değil, kendi hayatı olan bir insan gibi davrandı,” dedi. “Ben de ona acınacak biri gibi davranmadım.” Sonra bana dönüp ekledi: “Yatak odasına taşınmam da sandığınız gibi olmadı. Başta misafir odasında kalıyordum. Gece bir kere düşme tehlikesi yaşayınca birkaç hafta yanında kalmamı istedi. Sonra yakınlık büyüdü. Her şey onun bilgisi ve isteğiyle oldu.” Bunu söylerken ne utanmazca meydan okuyan ne de ezikçe kendini savunan bir hali vardı; dümdüz, açık konuşuyordu.
Üçüncü para çekimini sordum. Annem makbuzların altından bir dosya çıkardı. “Yeni evin küçük tadilatı ve taşınma için önden ödeme yaptım,” dedi. “Rampa, dolap yükseklikleri, banyo düzenlemesi… Bir kısmını nakit istediler, banka o yüzden seni aramış olabilir. Bankada belirlediğim uyarıların seninle de paylaşılmasına yıllar önce izin vermiştim.” Bir an durdu. “İsteseydim bunu da sana en baştan anlatabilirdim. Ama her konuşmamız Ulaş’ın niyeti, yaş farkı, insanlar ne der etrafında dönüyordu. Benim ne istediğimi yalnızca ben soruyordum.”
Söyleyecek söz bulamadım. Korkumun tamamen yersiz olmadığını hâlâ düşünüyordum; sonuçta ortada gerçekten tuhaf görünen bir tablo vardı. Ama annemin karşıma serdiği şey, kandırılmış bir kadının bulanıklığı değil, düşünülmüş kararların berraklığıydı. Beni en çok sarsan da buydu. Ben annemin iradesine güvenmeyi bırakmış, onun yerine kendi korkularımı koymuştum.
“Beni neden içeri almadın?” diye daha sessiz sordum. Annem iç çekti. “Çünkü her gelişinde beni geri döndürmeye çalışıyordun. Ben ise ilk kez bir yere doğru gidiyordum. Bir süre bunu sadece kendim için yaşamak istedim.” Sonra eli yumuşadı. “Ama bugün polisle gelmen… Evet, beni kızdırdı. Yine de şunu da gösterdi: Hâlâ beni kaybetmekten korkuyorsun. Ben de seni kaybetmek istemiyorum.”
O akşam Erdinç beni almaya geldiğinde gözlerim şişmişti. Garajdaki kutuların bir kısmını birlikte arabaya taşıdık. Ulaş, babamın fotoğraflarını yağmurdan korumak için battaniyeye sardı. Annem, yeni evde duvara asmak üzere seçtiği bir kareyi bana gösterdi: Ben küçükken üçümüzün deniz kenarında çekilmiş fotoğrafı. “Babanın hatırası yalnızca o eski koridorda kalmasın,” dedi. “Nereye gidersem onu da yanımda götürüyorum.” Sonra çerçeveyi kalbinin üstüne bastırdı.
Taşınmadan iki hafta sonra ben kendi isteğimle yeni eve gittim. Tek katlı, küçük ama ferah bir yerdi. Kapının önünde sardunyalar vardı. İçeride geniş koridor, alçak raflar, annemin sevdiği açık renk perdeler… Salondaki konsolun üzerinde iki nesnenin yer aldığı camlı bir kutu gördüm: annemin eski altın evlilik yüzüğü ve mavi plastik kapak yüzük yan yana duruyordu. Altlarında hiçbir açıklama yoktu. Gerek de yoktu. Biri annemin uzun evliliğini, diğeri yeniden seçtiği hayatı anlatıyordu.
Aynı akşam çayı birlikte içtik. Ben annemden özür diledim; o da benden körü körüne onay değil, saygılı merak istediğini söyledi. Ulaş mutfaktan börek getirirken annem ona takıldı, o da gülerek karşılık verdi. Aralarındaki bağın beni ilk gün rahatsız eden kısmı yaş farkı değildi aslında; benim artık annemin hayatının merkezinde tek kişi olmamamı kabullenemeyişimdi. Bunu anladığım anda içimdeki sertlik çözüldü.
Aylar sonra küçük bir aile yemeğinde annem ve Ulaş sade bir kutlama yaptı. Aceleye getirilmiş gösterişli bir tören değildi. Annem, “Hayatımın geri kalanını kiminle geçirmek istediğime karar verdim,” dedi. “Ama daha önemlisi, nasıl geçirmek istediğime de karar verdim.” O an onun elini tuttum. Parmaklarında ne eski evlilik yüzüğü vardı ne de mavi plastik halka. İkisi de evin içinde, yerlerini bulmuştu. Annemin yüzünde ise yıllardır görmediğim kadar açık, huzurlu bir ifade vardı. O gün anladım ki tehlikeden şüphelendiğimde yardım istemem anlaşılırdı; yanıldığım nokta, annemin kararlarını dinlemeden onun yerine hüküm vermemdi. Annem kaybolmamıştı; yalnızca sonunda kendi hayatını yine kendisi seçmişti.
Önceki

Önceki