Zarfın üzerinde benim kızlık soyadım yazıyordu.
Bir süre nefes alamadım.
Tamer zarfı bana uzatırken parmaklarının titrediğini gördüm.
“Bunu açmadan önce sana bir şey söylemem gerekiyor.” dedi.
Gözlerimi ondan ayırmadım.
“Önce bana o tablonun burada ne işi olduğunu söyle.”
Tamer başını eğdi.
“Tablo benim değildi.”
“Peki kimindi?”
Cevap vermek yerine karşımdaki koltuğa oturdu. Az önce kahve hazırlarken neşeyle eski plaklardan söz eden adam gitmiş, yerine yıllardır ağır bir sırrı taşıyan bambaşka biri gelmişti.
Sonunda başını kaldırdı.
“Aylin’indı.”
Bu ismi duyduğum anda dizlerimin bağı çözüldü.
Koltuğun kenarına tutundum.
Aylin.
Kırk altı yıldır ailemizde kimsenin söylemediği isim.
Annemin ablası.
Ben çocukken bana saçlarımı ören, gizlice çikolata veren, babam kızdığında beni arkasına saklayan teyzem.
Ve ben yirmi üç yaşındayken bir gece ansızın ortadan kaybolan kadın.
Ailem bize onun “utanılacak bir şey yaptığını” söylemişti.
Babam evde onun adının anılmasını yasaklamıştı.
Annem ise her sorumda ağlamış ama tek kelime etmemişti.
Aylin kaybolduğu gece o tablo da evden yok olmuştu.
Yıllarca herkes tabloyu onun çaldığını söylemişti.
“Sen Aylin’i nereden tanıyorsun?” diye sordum.
Tamer derin bir nefes aldı.
“Çünkü o benim karımdı.”
Sanki salonun duvarları üzerime doğru kapandı.
“Ne?”
“Aylin’le kırk üç yıl evli kaldık.”
Ayağa kalktım.
“Bu mümkün değil.”
“Mümkün.”
“Hayır! Teyzem ortadan kaybolduğunda hepimiz onun öldüğünü düşündük.”
Tamer’in gözleri doldu.
devamı sonraki sayfada...

