Bebeğim o kadar şiddetli ağlıyordu ki nefesi kesiliyordu. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmurun altında bebek arabasına bağlanmış, sırılsıklam olmuştu; minicik elleri soğuktan morarmaya başlamıştı. Bu esnada annem kapı eşiğindeki ışığın altında durmuş, sanki o sürüklenip giden bir enkaz parçasıymış gibi onu izliyordu.
"Ben gayrimeşru çocuk büyütmem," dedi buz gibi bir sesle. Yanında duran kız kardeşim Leyla, elinde kadehiyle umursamazca kapıya yaslanmış, sanki bu gaddarlık onu eğlendiriyormuş gibi gülümsüyordu. "Sana müstahak," diye ekledi. "İğrençsin." Bir an için her şey daraldı; şiddetli yağmur, bebeğimin çaresiz çığlıkları ve boğazımda yükselen o keskin öfke tadı.
Sonra içgüdülerim devreye girdi. Onu kemerlerinden çekip çıkardım, paltoma sıkıca sardım ve soğuk, ıslak başını boynuma bastırdım.
"Tamam," diye fısıldadım, ellerim titremesine rağmen. "Annen burada." "Bize teşekkür etmelisin," diye çıkıştı annem. "Belki şimdi nihayet utanmayı öğrenirsin." Ona baktım; gerçekten baktım. Makyajı kusursuzdu. Saçına bir damla yağmur değmemişti. Leyla’nın ojeli tırnakları ışığın altında parlıyordu. Bu bir ihmal değildi. Bu kastiydi. Onun ağladığını duymuşlardı ve duymazdan gelmeyi seçmişlerdi. İçimde bir yerler tamamen sessizliğe gömüldü. Tek kelime etmeden yanlarından geçtim, içeri girdim ve ihtiyacım olanları aldım: bebek bezi çantası, mama, sağlık belgeleri ve dolabımda saklı olan o küçük, gri yanmaz kutu. Arkamdan Leyla güldü. "Gizemli adamına mı kaçıyorsun?" Kapıda duraksadım.
devamı sonraki sayfada...

