Aradan yirmi dakika geçmeden kapı hafifçe çalındı ve içeri elinde bir tepsiyle Leyla girdi. Yüzünde o her zamanki kusursuz, melek gibi gülümseme vardı. Üzerinde ipek sabahlığı, gözlerinde ise içimi ürperten soğuk bir parıltı...
"Ahmet'im..." dedi yumuşak bir sesle. "Hala çalışıyor musun sevgilim? Çok yoruldun. Bak sana ıhlamur çayı getirdim, içine biraz da bal koydum. İyi gelir, mışıl mışıl uyursun."
Gözlerimi tepsideki buharı tüten fincana diktim. İçindeki zehir, hayatımı bitirmek için bekliyordu. Gülümsemeye çalıştım, oysa içim kan ağlıyordu.
"Teşekkür ederim Leyla," dedim, sesimi olabildiğince sakin tutarak. "Çok düşüncelisin. Masa üstüne bırak, şu belgeleri imzalayıp hemen içeceğim."
Leyla tepsiyi masanın tam ortasına bıraktı. Gitmek istemiyor gibiydi. Çayı içtiğimi kendi gözleriyle görmek istiyordu.
"Hadi iç de öyle gideyim sevgilim," dedi yanağımı okşayarak. O dokunuş, tenimi bir yılan gibi yaktı.
Tam o sırada aniden göğsümü tutup hafifçe inledim. "Ah! Leyla, ilacım... Yatak odasındaki komodinin üstünde tansiyon ilacım kalmış, getirir misin lütfen? Şiddetli bir baş dönmesi girdi."
Leyla bir an duraksadı, ardından "Hemen getiriyorum canım!" diyerek hızla odadan çıktı.
O dışarı çıkar çıkmaz, fincandaki çayı masamın yanındaki büyük yapraklı salon bitkisinin saksısına boşalttım. Fincanın dibinde sadece bir yudumluk çay bıraktım, sanki hepsini içmişim gibi kenarlarını lekeledim.
Leyla elinde ilaçla içeri girdiğinde ben masaya başımı koymuş, halsiz bir rol yapıyordum. Fincanı boş görünce gözlerindeki o karanlık zafer parıltısını yakaladım.
"Çayı içtin mi?" diye sordu heyecanla.
"İçtim... Çok iyi geldi," diye fısıldadım. "Ben artık yatayım Leyla, çok uykum geldi."
"Tamam sevgilim, sen dinlen," dedi ve tepsiyi alıp odadan adeta koşar adımlarla çıktı. İlacın etkisini göstermesini bekleyecekti....
Leyla odadan çıkar çıkmaz hemen telefonumu aldım. Önce emniyette üst düzey görev yapan eski bir dostumu aradım ve durumu anlattım. Ardından gözyaşları içinde çocuklarım Sarah ve Mike’ı aradım. Sesimi duyduklarında ikisi de ağlamaya başladı. Onlardan özür diledim, haklı olduklarını söyledim ve polislerle birlikte eve gelmelerini rica ettim.
Yaklaşık bir saat sonra, gece yarısı üç sularında evimizin önü polis araçlarıyla doldu. Leyla ne olduğunu anlayamadan, polisler kapıyı kırarak içeri girdi. Leyla şaşkınlık ve korku içinde "Ne oluyor? Eşim hasta, onu rahatsız ediyorsunuz!" diye bağırırken ben merdivenlerden dimdik aşağı indim.
Yüzündeki o sahte maske, beni karşıda canlı ve sağlıklı görünce tamamen parçalandı. Gözleri dehşetle açıldı.
Emniyet mensupları masamdaki saksıdan çay örneği aldılar, Leyla’nın telefon kayıtlarını ve iş birlikçisi olan sahte doktorla yaptığı görüşmeleri incelemeye aldılar. Mutfak ve çalışma odasındaki gizli ses kayıtları ile Elif’in ifadesi her şeyi açıkça ortaya koydu. Leyla ve suç ortağı o gece gözaltına alındı. Cinayete teşebbüs ve nitelikli dolandırıcılıktan yargılanıp ağır hapis cezasına çarptırıldılar.
O kâbus dolu gecenin ardından hayatımı tamamen değiştirdim.
İlk işim, gururumu bir kenara bırakıp çocuklarıma sarılmak oldu. Mike ve Sarah beni affettiler. Konağı satıp çocuklarımın ve torunlarımın yakınında daha sıcak, mütevazı bir eve taşındım.
Ve Elif... Hayatımı kurtaran o cesur genç kız. Annesinin tüm ameliyat ve tedavi masraflarını üstlendim. Annesi çok şükür sağlığına kavuştu. Elif’e hayatı boyunca yetecek bir birikim sağladım ve onu eğitimine devam etmesi için destekledim. Artık o benim bir çalışanım değil, bu hayattaki manevi kızımdı.
Şimdi yetmiş yedi yaşındayım.
Geriye dönüp baktığımda, yalnızlık korkusunun bir insanı nasıl kör edebileceğini çok iyi anlıyorum. İnsan bazen dışarıdaki sahte parlaklığa kanıp yanı başındaki gerçek sevgileri göremeyebiliyor. Ama şanslıydım; hem hayatım kurtuldu hem de gerçek aileme kavuştum.
Artık akşamları eve geldiğimde boş odalar karşılamıyor beni. Torunlarımın cıvıltısı, evlatlarımın sıcaklığı ve huzur var. Ve her su bardağını elime aldığımda, bana ikinci bir hayat bağışlayan O Salı gecesini ve Elif’in cesaretini şükranla hatırlıyorum.
Önceki

Önceki