Bir sonbahar akşamı kapım çalındı. Saate baktığımda altıyı biraz geçiyordu. Kapıyı açtığımda karşımda Turgut'un eski arkadaşı Niyazi'yi gördüm. Altmış yaşındaydı. Şakaklarına düşen beyaz saçları, sakin bakışları ve elindeki küçük çiçek saksısıyla biraz mahcup görünüyordu. Turgut'la yıllarca aynı marangoz atölyesinde çalışmışlardı. Emeklilikten sonra da arkadaşlıkları sürmüştü.
“Rahatsız etmedim umarım, Güzin Hanım,” dedi. “Çarşıdan geçerken sizi düşündüm. Telefon etmeden gelmem doğru olmadı belki.”
Gülümsedim. “Estağfurullah. Buyurun, kapıda kalmayın.”
İçeri girince ayakkabılarını çıkardı. Çiçek saksısını uzatırken, “Turgut sardunyaları severdi. Geçen gün bir çiçekçide gördüm. Sizin mutfak pencerenize yakışır diye düşündüm,” dedi.
Saksıyı elime aldığımda gözlerim doldu. Turgut gerçekten de sardunyaları çok severdi. Hatta bahçedeki çiçekleri sulamayı unuttuğumda benimle şakalaşırdı. Niyazi hiçbir şey söylemeden bekledi. Teselli etmek için aceleci sözler kurmaması hoşuma gitmişti.
Salona geçtik. Biraz havadan, eski mahalleden ve kapanan dükkânlardan konuştuk. Ardından çay hazırlamak için mutfağa gittim. Su ısıtıcısını doldururken kapının yanında belirdi.
“Yardım edebileceğim bir şey var mı?” diye sordu.
“Bardakları çıkarabilirsiniz. Dolabın ikinci rafındalar.”
Dolabı açtı, iki ince belli bardak aldı. Sonra masadaki boş sandalyeye bakıp duraksadı. Turgut'un her akşam oturduğu yerdi orası.
“İsterseniz diğer tarafa geçebilirim,” dedi.
O an ilk kez biri, o sandalyenin benim için ne anlama geldiğini sormadan anlamıştı. Başımı salladım. “Hayır, oturun. Bir sandalyeyi sonsuza kadar boş tutarsam sanırım bu evde yaşamayı unutacağım.”
Niyazi karşıma oturdu. Çay demlenirken konuşmamız derinleşti. Eşini on yıl önce kaybettiğini, o zamandan beri yalnız yaşadığını anlattı. Oğlu başka bir şehirdeydi. Kendisi emeklilik günlerini küçük bahçesiyle ve eski mobilyaları onararak geçiriyordu.
“İnsan zamanla alışıyor mu?” diye sordum.
Bir süre düşündü. “Eksikliğe alışıyor. Ama özlemek bitmiyor. Yalnız bir gün, özlediğin insanı düşünürken ağlamak yerine gülümseyebildiğini fark ediyorsun.”
Bu sözler içimde bir yere dokundu. Aylardır kimseyle böyle konuşmamıştım. Çoğu insan üzülmememi söylüyor, güçlü olmam gerektiğini hatırlatıyordu. Niyazi ise acımı değiştirmeye çalışmıyordu. Yalnızca dinliyordu.
O akşam iki saat kadar oturduktan sonra kalktı. Kapıda, “Uygun görürseniz ara sıra uğrayıp halinizi hatırınızı sormak isterim,” dedi.
“Önce telefon ederseniz sevinirim,” diye karşılık verdim.
Gülümsedi. “Elbette. Sizin eviniz, sizin kararınız.”
Kapıyı kapattığımda uzun zamandır hissetmediğim bir huzur vardı içimde. Ancak hemen ardından suçluluk duygusu geldi. Turgut'un ölümünün üzerinden henüz on dört ay geçmişti. Başka bir erkeğin yanında rahat hissetmek, eşimin hatırasına saygısızlık mıydı?
Ertesi sabah bu soruyu kendime defalarca sordum. Sonunda yıllardır sakladığım fotoğraf albümlerinden birini çıkardım. Turgut'la gençliğimizde çekilmiş fotoğraflarımıza baktım. Bir karede ikimiz kahkahalarla gülüyorduk. O fotoğrafı görünce, Turgut'un beni hayatımın geri kalanında mutsuz görmek istemeyeceğini düşündüm. Yine de hislerimi aceleyle adlandırmaya niyetim yoktu.
Niyazi bir hafta sonra telefon etti. Mahallede yeni açılan kitap sergisine gitmeyi teklif etti. Önce tereddüt ettim. Sonra kabul ettim. Kalabalığın arasında dolaşmak, kitaplara bakmak, eskiden sevdiğim şeyleri yeniden hatırlamak iyi geldi. Dönüşte bir pastaneye oturduk. Niyazi bana hayatımı anlatmam için alan açıyordu. Kendi düşüncelerinden söz ediyor ama benim kararlarımı yönlendirmiyordu.
Buluşmalarımız zamanla çoğaldı. Bazen sahilde yürüdük, bazen mahalledeki küçük lokantada yemek yedik. Bir keresinde evimin bozulan mutfak dolabını onardı. Ücret teklif ettiğimde kabul etmedi. Ben de ona ördüğüm bir atkıyı hediye ettim. Aramızdaki dostluk, karşılıklı emekle ve gösterişsiz bir yakınlıkla büyüyordu.
Fakat mahallede herkes bu durumu aynı gözle görmedi. Bir öğleden sonra komşum Feriha çaya geldi. Lafı dolandırdıktan sonra Niyazi'yle sık görüştüğümüzü duyduğunu söyledi.
“Güzin, yanlış anlama,” dedi. “İnsanlar konuşmaya başlamış. Turgut Bey'in eski arkadaşı olması da ayrı mesele.”
Bardağımı masaya bıraktım. “İnsanların ne konuştuğunu değiştiremem, Feriha. Ama kendi hayatım hakkında karar verebilirim. Kimseye yanlış bir şey yapmıyorum.”
Feriha mahcup oldu. Konuyu kapattık. Yine de söyledikleri beni düşündürdü. Yıllarımı başkalarını incitmemeye çalışarak geçirmiştim. Şimdi kendi mutluluğumu düşününce neden hesap vermem bekleniyordu?
Asıl zor konuşma birkaç gün sonra Doruk'la yaşandı. Oğlum hafta sonu ziyaretime geldiğinde Niyazi'nin adını duyunca yüzü değişti. Babasının arkadaşının benimle görüşmesinden rahatsız olduğunu açıkça söyledi.
“Anne, yanlış anlama ama babamın yerini biri alsın istemiyorum,” dedi.
Yanına oturdum. “Babanın yerini kimse alamaz, Doruk. Babanla geçirdiğim yıllar hayatımın bir parçası. Ama onunla yaşadığım güzel günler, bundan sonra yalnız kalmak zorunda olduğum anlamına gelmiyor.”
Doruk gözlerini yere indirdi. “Seni kaybetmekten korkuyorum galiba. Babam gidince her şey değişti. Şimdi senin de bambaşka bir hayat kurman beni korkutuyor.”
Elini tuttum. “Ben senin annenim. Bu değişmez. Ama yalnızca anne ve dul bir kadın değilim. Benim de sevdiğim şeyler, hayallerim, duygularım var.”
Konuşmamız hemen sonuçlanmadı. Doruk üzgün ayrıldı. O gece uzun süre uyuyamadım. Oğlumun hislerine saygı duyuyordum fakat onun korkularına göre yaşamak istemiyordum.
Ertesi gün Niyazi'yi arayıp bir süre görüşmelerimizi azaltmak istediğimi söyledim. Sesinde şaşkınlık vardı ama itiraz etmedi.
“Sebebini anlatmak zorunda değilsiniz,” dedi. “Ne zaman konuşmak isterseniz buradayım. Ama benim için endişelenip kendi isteğinizden vazgeçmeyin.”
Telefonu kapattıktan sonra ağladım. Çünkü ilk kez birinin beni kaybetmekten korksa bile özgür bırakabildiğini görmüştüm. Bu, yıllardır özlemini çektiğimi bile bilmediğim bir saygıydı.
Sonraki haftalarda kendi hayatıma daha fazla zaman ayırdım. Halk eğitim merkezinde gönüllü dikiş dersleri vermeye başladım. Eskiden ertelediğim resim kursuna yazıldım. Evimin salonundaki ağır perdeleri değiştirdim. Bahçeye yeni çiçekler diktim. Bütün bunları Niyazi için değil, kendim için yapıyordum. Hayatımın yalnızca geçmişe bakarak geçmesini istemiyordum.
Bir akşam Doruk telefon etti. Uzun uzun konuştuk. Babasının eski fotoğraflarına bakarken onun bir sözünü hatırladığını söyledi. Turgut yıllar önce, bir tanıdıklarının eşini kaybetmesinin ardından, geride kalan insanın yaşamaya devam etmesinin ihanet olmadığını söylemişti.
“Babama duyduğum özlem yüzünden seni haksız yere yargıladım,” dedi Doruk. “Sadece seni korumaya çalıştığımı sandım. Özür dilerim.”
Boğazım düğümlendi. “Beni korumanın en güzel yolu, kendi kararlarıma güvenmen oğlum.”
Bir ay sonra Niyazi'yle yeniden buluştum. Bu kez onu deniz kenarındaki çay bahçesine ben davet ettim. Güneş batarken birbirimize anlatacak çok şeyimiz vardı. Niyazi son haftalarda yaptığı küçük ahşap kitaplığı gösterdi. Ben de resim kursunda çizdiğim ilk tabloyu anlattım.
Sonra bir süre sessiz kaldık. İçimde uzun zamandır bekleyen soruyu sormaya karar verdim.
“Niyazi Bey, bizim aramızdaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?”
Yüzü ciddileşti. “Sizi tanıdıkça hayatımda daha fazla yeriniz olsun istediğimi fark ettim. Ama Turgut'un arkadaşı olduğum için bu konunun hassas olduğunu biliyorum. Benim duygularım sizin üzerinizde bir yük oluştursun istemem.”
Derin bir nefes aldım. “Ben de size karşı dostluktan farklı şeyler hissediyorum. Fakat geçmişimi silmek istemiyorum. Evimi, alışkanlıklarımı ve kendi kararlarımı korumak istiyorum.”
“Bunları değiştirmenizi istemem,” dedi. “Ben sizin hayatınızı yönetmeye değil, uygun görürseniz ona eşlik etmeye talibim.”
İlk kez bu kadar açık konuşuyorduk. Acele etmeyeceğimize, birbirimizi tanımaya devam edeceğimize karar verdik. O gün eve dönerken içimde korkudan çok umut vardı.
Kış başında beklenmedik bir olay yaşandı. Niyazi birkaç gün telefonlarıma cevap vermedi. Endişelenip evine gittim. Kapıyı açtığında solgun görünüyordu. Ağır bir grip geçirmiş, kimseyi rahatsız etmek istemediği için haber vermemişti. Doktorunun önerisiyle dinleniyordu. Ona çorba hazırladım, ihtiyaçlarını sordum. Fakat eve dönerken rahatsız olduğum şeyi fark ettim: Niyazi kendi sıkıntılarını benden saklayarak beni koruduğunu sanıyordu.
İyileştikten sonra bunu konuştuk. “Birbirimize yakın olacaksak zor zamanları da paylaşmalıyız,” dedim. “Ben yalnızca güzel günlerde yanında bulunacağınız bir insan olmak istemiyorum. Ama sizden de aynı açıklığı bekliyorum.”
Niyazi hak verdi. Eşinin ölümünden sonra kimseden yardım istememeye alıştığını söyledi. O gün ilişkimizin yalnızca duygulara değil, dürüstlüğe de dayanması gerektiğini ikimiz de anladık.
Bahar geldiğinde Doruk'la Niyazi ilk kez uzun uzun sohbet etti. Birlikte bahçedeki eski bankı onardılar. Akşam yemeğinde Turgut'un yaptığı komik bir marangozluk hatasını anlatıp güldüler. Önce içim burkuldu. Sonra aynı masada geçmişi saklamadan gülümseyebilmenin ne kadar değerli olduğunu fark ettim.
Bir pazar sabahı Niyazi mutfakta çay hazırlarken yanıma geldi. Elinde küçük bir ahşap kutu vardı. İçinden kendi yaptığı, üzerinde iki sardunya işlenmiş bir anahtarlık çıkardı.
“Güzin,” dedi, “hayatımızın kalan kısmını birbirimize söz vererek geçirmek isterim. Evlenmek de mümkün, ayrı evlerde yaşayıp birlikteliğimizi sürdürmek de. Ne istediğinizi düşünmenizi isterim.”
Kutuyu avucuma aldım. Kırk yıldır değil, yalnızca son aylarda tanıdığım bu adamın bana verdiği en güzel şey bir evlilik teklifi değildi. Seçme hakkımı tartışmasız kabul etmesiydi.
“Şimdilik kendi evimde yaşamaya devam etmek istiyorum,” dedim. “Birlikte vakit geçirelim, birbirimizin ailesine ve hayatına saygı gösterelim. Geleceği de zamanı geldiğinde konuşuruz.”
Niyazi gülümsedi. “Benim için kıymetli olan sizinle aynı hayatın içinde bulunmak. Aynı çatının altında olmamız şart değil.”
O yaz küçük bir kutlama düzenledik. Doruk, Niyazi'nin oğlu, ablam ve yakın dostlarımız bahçemde toplandı. Ne büyük vaatler verdik ne de geçmişimizi unuttuk. Sadece birbirimize bağlılığımızı, birbirimizin özgürlüğünü koruyarak sürdürmek istediğimizi söyledik.
Akşam misafirler gittikten sonra mutfağa geçtim. Pencerenin önündeki sardunyalar çiçek açmıştı. Masada iki bardak vardı. Bir zamanlar karşımdaki boş sandalye bana hayatımın bittiğini düşündürürdü. Şimdi o sandalyenin birine ait olmadığını, benim istediğim insanı ağırlayabileceğim bir yer olduğunu biliyordum.
Turgut'un fotoğrafına baktım. Onu hâlâ seviyordum. Onunla yaşadığım yılları hiçbir şey değiştiremezdi. Fakat kalbimde geçmişin hatıralarına yer olması, yeni bir sevgiye kapılarımı kapatmamı gerektirmiyordu.
Niyazi mutfaktan seslendi. “Güzin, çayını tazeleyeyim mi?”
Gülümseyerek karşılık verdim. “Tazele, ama şekersiz olsun. Artık nasıl sevdiğimi biliyorsun.”
O da gülümsedi. Sonra yanıma oturdu. Dışarıda hafif bir yaz rüzgârı esiyordu. Hayatın kalan yıllarının neler getireceğini bilmiyorduk. Belki zorluklar yaşayacak, belki birbirimizi yeniden anlamaya çalışacaktık. Ama artık korkularımızı saklamadan konuşabiliyorduk.
Elli beş yaşında dul kaldığımda hikâyemin sona erdiğini düşünmüştüm. Oysa bir insanın hayatı, sevdiği birini kaybettiğinde değil, yaşamaya devam etme hakkından vazgeçtiğinde daralıyordu. Ben geçmişimi unutmadan geleceğe yürümeyi seçmiştim. Çünkü yeniden mutlu olmak, kaybettiğim sevgiyi inkâr etmek değil, o sevginin bana öğrettiği yaşama cesaretini korumaktı.
Önceki

Önceki