Kapıyı açtığımda karşımda Levent’i gördüm.
Üzerinde lacivert bir gömlek vardı. Saçları hafif dağınıktı.
Elinde boş bir küçük kâse tutuyordu.
“Rahatsız ettim,” dedi.
“Estağfurullah.”
Bir an sustu.
“Biraz tuzunuz var mı?”
Gülmemek için kendimi zor tuttum.
“Var tabii.”
Mutfağa gidip tuzluğu doldurdum. Döndüğümde hâlâ kapının önünde bekliyordu.
Kâseyi uzattım.
“Bu kadar tuz size birkaç ay yeter.”
Güldü.
Ama tuzu almasına rağmen gitmedi.
Bakışları birkaç saniye yüzümde kaldı.
Sonra derin bir nefes aldı.
“Aslında tuz bahaneydi.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Nasıl yani?”
Kâseyi bir elinden diğerine geçirdi.
“Sizden başka bir şey istemeye geldim.”
Kalbimin atışı hızlandı.
Aklımdan bir sürü şey geçiyordu ama hiçbirini belli etmek istemiyordum.
Levent gözlerini kaçırmadan konuştu.
“Yarın akşam benimle yemeğe çıkar mısınız?”
Bir an öylece kaldım.
Beklediğim şey kesinlikle bu değildi.
“Benimle mi?”
“Üst katta başka 48 yaşında, balkonda sardunyaları olan biri varsa onunla da konuşabilirim.”
İstemeden güldüm.
Sonra sustum.
Levent’in yüzündeki ifade değişti.
“Rahatsız ettiysem özür dilerim.”
“Hayır.”
Cevabım düşündüğümden hızlı çıkmıştı.
İkimiz de şaşırdık.
“Hayır, rahatsız olmadım,” diye düzelttim.
O gece yemekten sonra uzun süre aynanın karşısında kendime baktım.
Saçlarımdaki birkaç beyaz tele, gözlerimin kenarındaki çizgilere…
Yıllardır kendime kadın olarak bakmamıştım.
Sanki belli bir yaştan sonra arzulanmak, heyecanlanmak, birinin bakışlarından etkilenmek bana yasakmış gibi yaşamıştım.
Ertesi akşam Levent beni almaya geldi.
Şehrin kenarında, küçük bir bahçesi olan sakin bir restorana gittik.
İlk yarım saat ikimiz de biraz gergindik.
Sonra konuşmaya başladık.
Levent’in altı yıl önce eşini kaybettiğini öğrendim.
“Uzun süre birine yeniden yaklaşmanın ona ihanet etmek olduğunu düşündüm,” dedi.
“Sonra?”
“Sonra insanın geçmişini sevmesinin geleceğini reddetmesi anlamına gelmediğini anladım.”
O cümle içimde bir yere dokundu.
Ben de boşanma sürecimi anlattım.
Yirmi dört yıllık evliliğimin son yıllarında kendimi nasıl görünmez hissettiğimi…
Levent yalnızca dinledi.
Tavsiyeler vermedi.
Eski eşimi kötülemedi.
Sadece dinledi.
Restorandan çıktığımızda hava serinlemişti.
Apartmanın önüne geldiğimizde vedalaşmak için durduk.
Aramızda yalnızca birkaç adım vardı.
Levent bana baktı.
Bakışında beni uzun zamandır huzursuz eden ama aynı zamanda içimi ısıtan o sessiz çekim vardı.
“Bir şey söyleyebilir miyim?”
“Söyleyin.”
“Bu akşam çok güzeldiniz.”
Gözlerimi kaçırdım.
“Bu yaşta böyle şeyler duyunca ne söyleyeceğimi unutmuşum.”
Levent gülümsedi.
“Bu yaşta değil.”
Başımı kaldırdım.
“Ne demek?”
“Güzelliğin yaşı yok.”
O gece daireme girince kapıya yaslanıp birkaç saniye öylece kaldım.
Gülümsüyordum.
Haftalar geçti.
Levent’le görüşmelerimiz devam etti.
Bazen kahve içiyor, bazen sahilde yürüyorduk. Bazı akşamlar benim evimde yemek yapıyor, bazen onun balkonunda oturup saatlerce konuşuyorduk.
Aramızdaki çekim giderek güçleniyordu.
Ama ikimiz de acele etmiyorduk.
Ta ki bir akşam Levent’in evinde yemek hazırlarken elektrikler kesilene kadar.
Birden mutfak karanlığa gömüldü.
“Telefonumu bulamıyorum,” dedim.
“Durun, kıpırdamayın.”
Levent yanıma yaklaştı.
Karanlıkta elini uzatırken parmakları elime değdi.
Sadece birkaç saniyeydi.
Ama elimizi hemen çekmedik.
Karanlıkta birbirimizin nefesini duyabiliyorduk.
Levent’in sesi oldukça sakindi.
“Size bir şey sormak istiyorum.”
“Yine tuz mu?”
Güldü.
“Hayır.”
Sonra ciddileşti.
“Benden korkuyor musunuz?”
“Neden korkayım?”
“Çünkü bazen bana yaklaşıyorsunuz, sonra geri çekiliyorsunuz.”
Cevap veremedim.
Doğru söylüyordu.
Levent devam etti.
“Ben sizden hiçbir şeyi aceleye getirmenizi istemiyorum.”
O anda yıllardır içimde tuttuğum korkuyu söyledim.
“Bir gün aynaya bakıp kendime, ‘Sen 48 yaşındasın, ne yapıyorsun?’ diyorum.”
Levent birkaç saniye sustu.
Sonra elimin üzerindeki elini hafifçe sıktı.
“Ben de elli yaşındayım.”
Güldüm.
“Ama hâlâ heyecanlanıyorum. Hâlâ özlüyorum. Hâlâ birinin yanında olmak istiyorum. Sanırım bunların son kullanma tarihi yok.”
Elektrikler geldiğinde birbirimize hâlâ çok yakın duruyorduk.
O akşam aramızda büyük sözler verilmedi.
Sadece vedalaşırken uzun bir sarılma oldu.
Ama benim için yıllardır kapalı duran bir kapı açılmıştı.
Üç ay sonra bir pazar sabahı kapım yine çaldı.
Açtığımda Levent karşımdaydı.
Elinde yine aynı küçük kâse vardı.
Kahkahayı bastım.
“Bu sefer ne istiyorsunuz?”
Kâseyi bana uzattı.
İçinde tuz yoktu.
Küçük bir anahtar vardı.
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
Levent hemen konuştu.
“Yanlış anlamayın. Evlenme teklifi değil.”
“İyi ki söylediniz.”
İkimiz de güldük.
“Annemin şehir dışında küçük bir evi var. Yıllardır boş duruyor. Deniz kenarında. Önümüzdeki hafta birkaç günlüğüne gidip evi toparlayacağım.”
Bekledi.
“Benimle gelir misiniz?”
Yüzümdeki tereddüdü görünce ekledi:
“Ayrı odalarımız olacak. Sadece birlikte birkaç sakin gün geçirmek istiyorum.”
Anahtarı avucuma aldım.
O an fark ettim ki asıl mesele deniz kenarındaki ev değildi.
Levent bana bir kapının anahtarını uzatmıyordu.
Hayatıma yeniden cesaretle bakmam için bir fırsat uzatıyordu.
Yıllarca kendimi anne, eş, çalışan kadın, komşu gibi onlarca farklı isimle tanımlamıştım.
Ama yalnızca “ben” olmayı unutmuştum.
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Bir şartla gelirim.”
“Ne şartı?”
“Bu sefer tuzu siz getiriyorsunuz.”
Gülmeye başladı.
Bir hafta sonra sahilde yan yana yürürken güneş batıyordu.
Levent elimi tuttu.
Ben de elimi çekmedim.
Çünkü sonunda şunu anlamıştım:
Bazı insanlar hayatımıza büyük gürültülerle girmez.
Bazen kapınızı çalıp yalnızca biraz tuz isterler.
Sonra fark edersiniz ki asıl istedikleri şey tuz değilmiş.
Sizin çoktan kapandığını sandığınız kalbinizin kapısını yeniden çalmakmış.
Ve ben 48 yaşımda ilk kez şunu öğrendim:
İnsanın yeniden sevmek için genç olması gerekmiyordu.
Sadece kapıyı açacak kadar cesur olması gerekiyordu.
Önceki

Önceki