Haber Zamanı

Video Kategori Video Galeri Kategori Galeri
Video Kategori Video Galeri Kategori Galeri
  1. Haber Zamanı
  2. 17 yaşımda tek başıma baba oldum
Önceki
Sonraki


  • İşte Zehra'nın Kazandığı Okul!


17 yaşımda baba oldum, her şeyi yaşayarak öğrendim ve bugüne kadar tanıdığım en harika kız çocuğunu büyüttüm. Bu yüzden, mezuniyet gecesinde iki polis memuru kapıma gelip kızımın ne yaptığından haberim olup olmadığını sorduğunda, sonrasında yaşanacaklara hiç ama hiç hazır değildim.

Kızım Aylin dünyaya geldiğinde henüz 17 yaşındaydım. Annesiyle lisede "sonsuza dek" süreceğine inanan o çiftlerdendik… ama yollarımız, Aylin daha "Baba" bile diyemeden ayrıldı.

Kız arkadaşım hamile kaldığında kaçmadım. Bir hırdavatçıda işe girdim, okuluma devam ettim ve kendime geri kalan her şeyi bir şekilde halledeceğimi söyledim. Ve dürüst olmak gerekirse, hallettim de.

Kızım Aylin dünyaya geldiğinde 17 yaşındaydım.

Planlarımız vardı. Küçük bir daire. Sırf okula devam edebilmek için çalıştığımız yarı zamanlı vardiyalar arasında, bir fast-food fişinin arkasına karaladığımız bir gelecek. İkimiz de yetimhanede büyümüştük. Bizi koruyacak bir ailemiz, arkamızı yaslayacak kimsemiz yoktu.

Aylin henüz altı aylıkken, annesi bir bebeğin 18 yaşında hayal ettiği hayat olmadığına karar verdi. Bir ağustos sabahı üniversite için evden ayrıldı ve bir daha asla geri dönmedi. Hiç aramadı. Bir kez bile kızımızın nasıl olduğunu sormadı.

Böylece sadece Aylin ve ben kaldık ve dürüstçe geriye dönüp baktığımda, birbirimizin başına gelen en güzel şey olduğumuzu düşünüyorum.

Sadece Aylin ve ben vardık.

Yaklaşık dört yaşından beri kızıma "Ciciş" derdim. Powerpuff Girls çizgi filmine, özellikle de en tatlıları olan, üzücü şeylerde ağlayan ve komik şeylere en yüksek sesle gülen Ciciş karakterine bayılırdı.

Her cumartesi sabahı, mısır gevreği ve o hafta bütçemin yettiği meyveler eşliğinde o çizgi filmi birlikte izlerdik. Aylin koltukta yanıma tırmanır, kolumu boynuna dolardı ve dünyalar onun olurdu.

Bir hırdavatçı maaşıyla, daha sonra da bir şantiye şefi ücretiyle tek başına çocuk büyütmek hiç de şiirsel bir durum değildir. Bu tamamen bir matematiktir ve o matematik genellikle ucu ucuna yeter.

Bir hırdavatçı maaşıyla, daha sonra da bir şantiye şefi ücretiyle tek başına çocuk büyütmek hiç de şiirsel bir durum değildir.

Yemek yapmayı öğrendim çünkü restoranlar bizim için bir lükstü. Saç örmeyi, mutfak masasında bir oyuncak bebek üzerinde pratik yaparak öğrendim; çünkü Aylin ilkokul birinci sınıfta saçını iki yandan ördürmek istiyordu ve onu hayal kırıklığına uğratmaya hiç niyetim yoktu.

Beslenme çantalarını ben hazırladım, her okul müsameresine katıldım ve her veli toplantısında yerimi aldım.

Mükemmel bir baba değildim. Ama her anında kızımın yanında olan bir babaydım ve bence bu çok şey ifade ediyordu.

Aylin nazik, eğlenceli ve sessiz bir azimle büyüdü; doğrusu bu azmiyle hiçbir zaman gururlanıp kendime pay çıkarmadım, çünkü bunu kimden aldığından hâlâ tam olarak emin değilim.

Saç örmeyi, mutfak masasında bir oyuncak bebek üzerinde pratik yaparak öğrendim.

Liseden mezun olduğu akşam, o 18 yaşındayken, spor salonunun köşesinde telefonum elimde, gözlerim utanç verici derecede dolu bir şekilde ayakta duruyordum.

Adını okuduklarında Aylin o sahneye doğru yürüdü ve ben gözyaşlarımı tutamadım. O kadar güçlü alkışladım ki yanımdaki adam bana tuhaf bir bakış attı. Hiç umurumda bile değildi.

Aylin o akşam eve, sadece bitiş çizgisini yeni geçmiş insanlara özgü o muazzam enerjiyle içi içine sığmayarak geldi. Kapıda bana sarıldı ve yukarı çıkmadan önce, "Çok yorgunum babacım, iyi geceler," dedi.

Mutfaktı toplarken hâlâ yüzüm gülüyordu, ta ki o kapı çalınana kadar.

O kadar güçlü alkışladım ki yanımdaki adam bana tuhaf bir bakış attı.

Dış kapıyı açtığımda, dış lambanın sarı ışığı altında üniformalı iki polis memurunun durduğunu gördüm. Gece saat 10'da kapınızda bir polis gördüğünüzde hissettiğiniz o ani, istemsiz ürpertiyle mideme bir ağrı saplandı.

Uzun boylu olanı önce konuştu. "Siz Burak mısınız? Aylin'in babası?"

"Evet, memur bey. Ne oldu?"

Birbirlerine baktılar. Sonra memur, "Beyefendi, kızınız hakkında konuşmak için geldik. Ne yaptığından haberiniz var mı?" dedi.

"Siz Burak mısınız? Aylin'in babası?"

Kalbim göğüs kafesimi o kadar sert dövüyordu ki bunu boğazımda hissedebiliyordum.

"Kızım mı? Ben… Anlamıyorum…"

Yüzümdeki ifadeyi okuyan memur, "Beyefendi lütfen sakin olun," diye ekledi, "Kızınızın başı belada değil. Bunu en baştan netleştirmek isterim. Ancak bir şeyi bilmeniz gerektiğini düşündük."

Yine de bu sözler kalbimin hızını yavaşlatmaya yetmedi.

Onları içeri buyur ettim.

"Ancak bir şeyi bilmeniz gerektiğini düşündük."

Olayı sakince ve sırasıyla anlattılar. Aylin birkaç aydır şehrin öbür ucundaki, gece vardiyaları da olan karma bir konut inşaatı projesinin şantiyesine gidip geliyormuş.

Şantiyenin bordrolu çalışanı değilmiş. Bir gün aniden ortaya çıkmış: Etrafı süpürmüş, ekibin ufak tefek işlerine koşmuş, yapılması gereken ne varsa yapmış ve işi olmadığında ayak altında dolaşmamış.

Şantiye şefi ilk başta bu durumu görmezden gelmiş. Aylin sessiz, güvenilir bir kızmış ve hiç sorun çıkarmıyormuş. Ancak resmi evraklarla ilgili soruları geçiştirmeye devam edip kimlik göstermeyi reddedince, bu durum şüphe uyandırmaya başlamış.

Şef de her ihtimale karşı sessizce bir ihbar raporu düzenlemiş.

Aylin birkaç aydır şehrin öbür ucundaki bir şantiyeye gidip geliyormuş.

Memur, "Prosedür neyse o," dedi. "Rapor bize ulaştığında durumu araştırdık. Kızınızla konuştuğumuzda ise bize bunu neden yaptığını anlattı."

Gözlerimi ona diktim. "Neden yapıyormuş memur bey?"

Bana bir anlığına baktı. "Bize her şeyi anlattı. Biz sadece durumun doğruluğundan emin olmak istedik."

Ben cevap veremeden merdivenlerden gelen ayak seslerini duydum. Aylin koridorda belirdi, üzerinde hâlâ mezuniyet elbisesi vardı ve polisleri gördüğü an donakaldı.

"Neden yapıyormuş memur bey?"

"Selam baba," dedi sessizce. "Zaten bu gece sana söyleyecektim."

"Ciciş, neler oluyor?"

Aylin hemen cevap vermedi. Bunun yerine, "Önce sana bir şey gösterebilir miyim?" dedi ve ben tek bir kelime bile edemeden tekrar yukarı kaçtı.

Aşağıya elinde bir ayakkabı kutusuyla indi. Eski, bir köşesi hafifçe ezilmiş bir kutuydu. Kutuyu, sanki çok kırılgan bir şeymiş gibi mutfak masasının üzerine, önüme koydu.

Yan tarafındaki el yazısını gördüğüm an onu tanıdım. Benim yazım… Çok uzun zaman öncesinden kalma.

Aşağıya elinde bir ayakkabı kutusuyla indi.

İçinde, kat yerleri eskiyene kadar defalarca katlanıp açılmış kağıtlar vardı. Köşesi bükülmüş eski bir defter. Ve her şeyin en üstünde, yaklaşık 18 yıldır aklıma bile getirmediğim bir zarf duruyordu.

Onu yavaşça elime aldım. Yıllar önce bir kez açmış, sonra da bir daha düşünmeye gücümün yetmeyeceği bir şeymiş gibi bir kenara saklamıştım.

Ülkenin en iyi mühendislik fakültelerinden birinden gelen bir kabul mektubuydu. 17 yaşındayken, Aylin'in doğduğu o aynı baharda kabul edilmiştim; mektubu bir rafa koymuş ve bir daha asla dokunmamıştım, çünkü çözülmesi gereken çok daha acil meseleler vardı.

Mektubu o kutuya koyduğumu bile hatırlamıyordum. Kutunun nereye gittiğini ise hiç hatırlamıyordum.

Yıllar önce bir kez açmıştım.

Aylin, "Onu açmamam gerekiyordu… ama açtım," diye itiraf etti. "Kasım ayında Cadılar Bayramı süslerini ararken buldum. Eşyalarını karıştırmıyordum, öylece duruyordu."

"Okudun mu?"

"Kutudaki her şeyi okudum baba. Mektubu, defteri, hepsini."

O defter beni bitiren kısım oldu. Onu tamamen unutmuştum.

"Kutudaki her şeyi okudum baba."

17 yaşındayken tuttuğum, ucuz, spiralli bir defterdi; planlarla, çizimlerle ve bir çocuğun her şeyin mümkün olduğuna inandığı yaşlarda yazdığı türden yarım kalmış fikirlerle doluydu. Kariyer hedefleri, bütçe tahminleri. Bir gün inşa edeceğim ev için çizdiğim bir kat planı.

18 yıldır yüzüne bakmamıştım.

Ama Aylin bakmıştı.

"Tüm bu planların varmış baba," dedi. "Sonra ben gelmişim ve sen hepsini bir kutuya koyup bir kez bile lafını etmemişsin. Bir kez bile. Sadece mücadeleye devam etmişsin."

Konuşmaya çalıştım ama söze nereden başlayacağımı bile bilemedim.

18 yıldır yüzüne bakmamıştım.

"Bana her zaman her şey olabileceğimi söylerdin baba. Ama bunu gerçekleştirmek için nelerden vazgeçtiğini bana hiç anlatmadın."

Oturma odamdaki iki polis memuru tamamen sessizliğe gömülmüştü ve ben orada olduklarını tamamen unutmuştum.

Aylin ocak ayında şantiyede çalışmaya başlamıştı. Hafta sonları gece vardiyalarında ve bazı hafta içi akşamları, okuldan arta kalan her saati bir araya getirerek çalışmıştı.

Şantiye şefine özel bir şey için para biriktirdiğini söylemiş, adam da biraz çok çalışkan olduğu için, biraz da –tahmin ettiğim kadarıyla– vicdanlı bir adam olduğu için gayriresmi olarak kalmasına izin vermişti.

"Bunu gerçekleştirmek için nelerden vazgeçtiğini bana hiç anlatmadın."

Ayrıca iki yarı zamanlı iş daha bulmuştu: Biri bir kafede, diğeri ise haftada üç sabah bir komşunun köpeklerini gezdirmekti. Kazandığı her kuruşu, üzerine "Babam İçin" yazdığı bir zarfta biriktirmişti.

Ve sonra Aylin masanın üzerinden bir zarfı bana doğru kaydırdı. Temiz, beyaz bir zarf; önünde onun el yazısıyla benim tam adım yazılıydı.

Zarfı elime aldığımda ellerim titriyordu.

Küçükken doğum günü hediyelerini paketlememi izlediği gibi, nefesini tutmuş bir dikkatle beni izliyordu.

Aylin masanın üzerinden bir zarfı bana doğru kaydırdı.

"Senin adına başvuru yaptım baba," dedi. "Her şeyi anlattım. Bu programın tam da senin gibi durumlar için tasarlandığını söylediler."

Zarfı ters çevirdim.

"Aç onu baba."

Açtım.

En üstte üniversitenin resmi logosu vardı. İlk paragrafı okudum. Sonra bir kez daha okudum, çünkü ilk okuduğumda kelimelere tam olarak inanamamıştım: "Kabul Belgesi. Yetişkin Eğitim Programı. Mühendislik Fakültesi. Önümüzdeki güz dönemi için tam kayıt hakkı tanınmıştır."

En üstte üniversitenin resmi logosu vardı.

Mektubu masaya bıraktım. Sonra tekrar elime alıp üçüncü kez okudum.

"Ciciş," diyebildim ve uzun bir süre ağzımdan çıkan tek şey bu oldu.

"O üniversiteyi buldum," dedi yumuşak bir sesle. "Seni kabul eden üniversiteyi… bunca yıl önce."

Gözlerimi kırpıştırdım. "Ne?"

"Onları aradım baba. Her şeyi anlattım; seni, neden gidemediğini. Beni anlattım. Artık bir programları varmış… Hayat araya girdiği için okuldan uzaklaşmak zorunda kalan insanlar için."

Öylece yüzüne baktım.

"Onları aradım baba."

"Formları doldurdum," diye devam etti Aylin. "Hepsini. İstedikleri her şeyi gönderdim. Mezuniyetten birkaç hafta önce yaptım bunu. Bugün sana sürpriz yapmak istemiştim. Artık 'Eğer gitseydim ne olurdu?' diye düşünmek zorunda değilsin baba."

12 yıllık fazla mesailerimle satın aldığım o evde, elektrikçiye bütçemiz yetmediği için kablolarını kendim döşediğim o lambanın ışığı altında, mutfak masasında oturmuş, tutunacak sağlam bir dal arıyordum.

On sekiz yıl. İki örgülü saçlar ve Powerpuff Girls çizgi filmleri. Hazırlanan beslenme çantaları ve veli toplantısı geceleri. Ve varlığını bile unuttuğum bir ayakkabı kutusunda duran, özenle katlanmış bir kabul mektubu.

"Sana her şeyi benim vermem gerekiyordu güzel kızım," diyebildim sonunda. "Benim görevim buydu."

"Bugün sana sürpriz yapmak istemiştim."

Aylin masanın etrafından dolanıp sandalyemin önünde diz çöktü ve iki elini ellerimin üzerine koydu.

"Zaten verdin baba. Şimdi izin ver, ben de sana bir şey geri vereyim."

Kapı eşiğindeki polislerden biri, kibarca "boğazını temizlemek" olarak adlandıracağım hafif bir ses çıkardı.

Kızıma baktım ve daha önce hiç bu gözle görmediğim birini gördüm: Sadece benim büyüttüğüm çocuğumu değil, beni de aynı şekilde sarmalamayı seçen bir yetişkini.

Kızıma baktım ve daha önce hiç bu gözle görmediğim birini gördüm.

"Ya başarısız olursam?" diye sordum. "35 yaşındayım Ciciş. Benim mezun olduğum yıl doğmuş çocuklarla aynı sırada oturacağım."

Aylin gülümsedi; bu onun en güzel, en içten gülümsemesiydi, tıpkı cumartesi sabahları çizgi film izleyen çocukluk hâli gibiydi. "O zaman bir yolunu buluruz," dedi. "Senin her zaman yaptığın gibi."

Ellerimi bir kez sıktı ve ayağa kalktı.

Polisler kısa süre sonra vedalaşıp ayrıldılar; uzun boylu olanı kapıda elimi sıktı ve tüm samimiyetiyle, "Başarılar dilerim beyefendi," dedi.

Ekip arabasının kaldırımdan uzaklaşmasını izledim ve stop lambaları gözden kaybolduktan sonra bir dakika kadar kapı eşiğinde öylece durdum.

"Ya başarısız olursam?"

Üç hafta sonra, oryantasyon için üniversite kampüsüne gittim. Çok gergindim.

Otoparktaki herkesten en az on yaş büyüktüm. İş botlarım bir üniversite kampüsüne ait değil gibiydi. Elimde evrak klasörümle ana girişin önünde dururken, uzun zamandır hissetmediğim kadar oraya ait olmadığımı hissediyordum.

Aylin yanımdaydı. Benimle gelebilmek için yarı zamanlı işinden sabah izin almıştı; ona buna gerek olmadığını söylemiştim ama içten içe ne kadar minnettar olduğumu bir ben biliyordum. Kendisi zaten orada burslu okumak için kaydını yaptırmıştı.

Çok gergindim.

Binaya göz attım. Kapılardan girip çıkan öğrencilere baktım. İçine adım atmak üzere olduğum o devasa, yabancı ve hafifçe ürkütücü olan bütüne baktım.

"Bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum Ciciş."

Aylin elini koluma doladı.

"Sen bana bir hayat verdin. Bu da benim seninkini sana geri verme şeklim. Bunu yapabilirsin baba. Yapabilirsin!"

İçeri birlikte yürüdük.

Bazı insanlar hayatları boyunca birinin onlara inanmasını bekler. Ben ise o insanı kendim büyütmüştüm.

"Bunu yapabilirsin baba. Yapabilirsin!"


Önceki Sonraki



  1. 1
  2. 2
  3. 3