“Bana yalan söylemeyeceğine söz vermeni istiyorum.”
Eren’in uzattığı kâğıtta kocam Cevdet’in adı yazıyordu. Altındaki tarih, oğlumun doğumundan üç ay sonraydı. Bu, Baran’ın doğumuyla ilgili eski bir hastane belgesinin fotokopisiydi. Tek bir satır, iki ailenin yıllardır sakladığı ihtimali karşıma koyuyordu. “Bunu nasıl buldunuz?” diye sordum. Eren bakışlarını kaçırmadı. “Baran annesinin eski dosyalarını düzenliyordu. Önce isim benzerliği sandık. Sonra babamın o gün çekilmiş fotoğrafını bulduk.” Avucunda tuttuğu telefonu masaya bıraktı. Cevdet, genç bir kadınla hastane kapısında duruyordu. Kadını tanıyordum: Baran’ın annesi Sema.
Yirmi yıldır aynı mahallede yaşıyorduk. Çocuklarımız birlikte büyümüş, aynı okul sıralarında oturmuştu. Sema’yla bayramlarda karşılaşır, birbirimize tabak gönderirdik. Kocasını erken kaybettiğini biliyordum. Fakat o fotoğraftaki yakınlık, komşulukla açıklanabilecek gibi değildi. Yine de bir belgeden ve görüntüden kesin bir sonuç çıkaramazdım. Eren, “Bize kardeş olduğumuzu söyle,” dedi. Cümlesindeki öfke, aslında duyulmak isteyen bir korkuydu. “Bunu henüz bilmiyorum,” dedim. “Ama senden sakladığım bir bilgi yok. Şimdi birlikte gerçeği öğreneceğiz.” Oğlum ilk kez derin bir nefes aldı.
İki günlüğüne başka eve taşınmasının nedeni bağımsızlık değildi. Baran’ın bulduğu dosyayı birlikte incelemek, annelerinin haberi olmadan Cevdet’i aramak istemişlerdi. Kocam telefonlarına dönmemişti. Eren, Baran’ın kendisinden uzaklaşmasından korkmuş, içindeki bütün soruları büyütmüştü. “Ailemizi yıkmış gibi hissediyorum,” dedi. Onun yanına geçtim. “Bir gerçeği fark etmek, o gerçeği yaratmak değildir.”
devamı sonraki sayfada...

