“Bugün kimse evime adımını atmıyor… Çünkü bana ne yapmayı planladığınızı artık çok iyi biliyorum.”
Bunu sesimi bile yükseltmeden, gayet sakin bir şekilde söyledim. Meydandaki küçük bir restoranda kahvemi yudumlarken, telefon ekranımdan kapımın önünde öfkeden deliye dönmüş kayınvalidemi izliyordum.
Sadece bir dakika önce Gülten, Şile taraflarındaki yazlık evimin dış kapısının önünde bağırıyordu: “Kapı neden kilitli?!” Ardından kocam aradı; sanki suçlu benmişim gibi sesi oldukça sinirli geliyordu.
“Meryem, neredesin? Annemin doğum gününü kutlamaya geldik ama içeri giremiyoruz. Pastayı, yemekleri, hatta halalarımı bile getirdik… Ne oluyor?” Canlı kamera görüntüsünü izlerken gülümsedim. Hepsi oradaydı: Vişne çürüğü elbisesi içinde devasa çantasını sıkıca tutan Gülten; gerginlikten terleyen Selim; fısıldaşan halalar; altın sarısı balonları şişiren iki yeğen; sanki mekanın sahibiymiş gibi elinde hoparlörle bekleyen bir kuzen.
“Beni hoparlöre al,” dedim. “Bunu herkesin duymasını istiyorum.” Mırıltılar kesildi. Derin bir nefes aldım. “Bugün kimse içeri girmiyor; çünkü tüm ailen, senin ve annenin bu evi neden elimden almaya çalıştığınızı bilmeyi hak ediyor.” Ardından gelen sessizlik o kadar keskindi ki, yolun ötesindeki ağaçların arasından geçen rüzgârın sesini neredeyse duyabiliyordum. Gülten ne kadar tekrarlarsa tekrarlasın, o ev hiçbir zaman bir “aile evi” olmamıştı. O ev benimdi. Yarısı babamdan miras kalmıştı, diğer yarısının borcunu ise Selim ile evlenmeden çok önce kendim ödeyip bitirmiştim. Her bir karosu, her bir mobilyası, her bir tadilatı benim emeğimle karşılanmıştı. Ama Gülten bunu asla kabul etmedi. Mülkün benim üzerime olduğunu öğrendiği andan itibaren, sanki kendi ailesinin malıymış gibi konuşmaya başladı. Akrabalara, komşulara, hatta bahçe çitini tamir eden işçilere bile “Oğlumun ailesinin de hakları var,” diyordu. “Bu ev artık hepimizin sayılır.” Bu sadece bir kerelik bir yorum değildi. Bu bir yöntemdi. Sınırları ne kadar zorlayabileceğini ölçme biçimiydi. Altmış beşinci yaş gününden üç ay önce, kutlamayı burada yapacağını ilan etti. Sormadı, sadece duyurdu. “Yemeği bahçede hazırlarım,” dedi. “Herkes için yer var, hem fotoğraflarda da daha güzel çıkar.” Ona bundan hoşlanmadığımı söyledim. Selim sabırlı olmam için yalvardı. “Sadece bir gün, hayatım.” Ama onunla hiçbir zaman “sadece bir gün” ile sınırlı kalmazdı. Haber vermeden damlardı. Eşyaların yerini değiştirir, kırlentleri yeniler, perdeleri değiştirirdi. Sanki bölgesini işaretleyen bir canlı gibi mutfağımdaki kapların üzerine kendi el yazısıyla etiketler yapıştırırdı. En kötüsü neydi biliyor musunuz? Evimin anahtarlarının kopyası ondaydı. Doğum gününden bir hafta önce, Selim’i çalışma odamda belgelerimi karıştırırken yakaladığımda hissettiğim o ürpertiyi hâlâ hatırlarım. “Ne yapıyorsun?” diye sordum.
devamı sonraki sayfada...

