Kayınvalidem, üç günlük bebeğimin morarmasını "alt tarafı bir soğuk algınlığı" diyerek geçiştirdi ve kocamı "ilgi çekmek için halüsinasyon gördüğüme" ikna etti. Kredi kartımı alıp benim paramla lüks bir düğün için Bodrum’a uçtular. Onlar kokteyl ve gün batımı fotoğrafları paylaşırken, ben elimde can çekişen, nefesi kesilen oğlumla ambulans beklerken kapanmış bir telefona doğru çığlık atıyordum. Beş gün sonra, kollarında marka alışveriş çantalarıyla, güneşten yanmış ve kahkahalar atarak bahçeye girdiler… Kocamın yüzündeki gülümseme, "tatilinin" ona gerçekten değerli olan tek şeye mal olduğunu anladığı o an yerini saf bir dehşete bıraktı.
Bebeğim kollarımda morarırken kayınvalidem tepemizde dikilip gözlerini devirdi. “Amma abarttın Leyla. Yeni anneler güpegündüz hayalet görür.”
Ömer henüz üç günlüktü; tüm vücudu bileğimle dirseğimin arasına sığacak kadar küçüktü ve nefesi ince, kesik bir ıslık gibi çıkıyordu. Doğumdan beri kırk dakikadan fazla uyumamıştım ama ne gördüğümü biliyordum. Dudakları mordu. Parmakları buz gibiydi. Her nefes alışında göğsü çok derine çöküyordu.
“Ambulansı ara,” dedim.
Kocam Murat, elinde telefonuyla kapı eşiğinde donup kalmıştı.
Annesi Münevver Hanım, odaları yöneterek geçen kırk yıl boyunca ustalaştığı o bakışı attı. “Murat. Karın bitkin düşmüş. Yarın bizim düğün tazeleme gezimiz olduğu için ilgi istiyor.”
“Bizim mi?” diye bakakaldım.
Münevver gülümsedi. “Nikah tazeleme törenimiz. Bodrum. Hatırlıyorsun değil mi? Ödenmesine yardım edeceğine söz verdiğin gezi hani?”
“Hiçbir şeye söz vermedim.”
Murat alnını ovuşturdu. “Leyla, başlama yine.”
Ömer, kağıt yırtılmasına benzer bir ses çıkardı.
Komodinin üzerindeki telefona doğru hamle yaptım ama Münevver önüme geçti. “Sana ambulans faturası değil, dinlenmek lazım.”
Onu kenara ittim. “Çekil.”
Bileğimi tuttu. Sertçe.
Murat sonunda hareketlendi ama bana doğru değil. Annesine doğru.
“Leyla,” dedi alçak ve mahcup bir sesle, “annemi korkutuyorsun.”
Acı bir kahkaha attım. “Ben mi onu korkutuyorum?”
devamı sonraki sayfada...

