Haber Zamanı

Video Kategori Video Galeri Kategori Galeri
Video Kategori Video Galeri Kategori Galeri
  1. Haber Zamanı
  2. Hulusi Bey’in Son Mirası
Sonraki


  • İşte Zehra'nın Kazandığı Okul!


Bana hiç sormayan ve yaptıklarımın karşılığında neredeyse hiç teşekkür etmeyen biri için çabalamaya devam ettim. Bu küçük jestlerin bir gün beni hayal bile edemeyeceğim bir noktaya taşıyacağından haberim yoktu. 45 yaşındayım, yedi çocuğumu tek başıma büyütüyorum ve son yedi yıldır sokağımızın en huysuz ihtiyarının akşam yemeğini pişiriyorum. Adı Hulusi Bey’di. Üç ev ötemizde, boyaları dökülmüş, verandası terk edilmiş gibi duran eski beyaz bir evde yaşıyordu. Kapısının önünde günler boyu ellenmemiş gazeteler birikirdi. Çoğu kişi ondan uzak dururdu. Dürüst olmak gerekirse onları suçlamıyordum. Hulusi Bey, insana oraya ait değilmiş gibi hissettirme konusunda ustaydı. Eğer çocuklarım bisikletleriyle çitlerine çok yakın geçerse, verandasından onlara "vahşi hayvanlar" diye bağırır, beni dinleyen herkese serseri yetiştirdiğimi söylerdi. Selam vermek için el sallarsam arkasını döner ve kapıyı yüzüme çarpardı. Hulusi Bey böyle biriydi. Ve bunca zaman evinin içine kimse girmemişti. Bu yüzden ona yemek götürmeye başladığımda herkes aklımı kaçırdığımı düşündü. Ama onlar benim gördüğümü görmemişlerdi. Her şey kışın ortasında değişti. Lokantadaki sabah vardiyama geç kalmışken, Hulusi Bey'i buzlu kaldırımda yatarken gördüm. Sırtüstü uzanmıştı; ne ses çıkarıyor ne de hareket ediyordu. Çantamı bırakıp yanına koştum. "Hulusi Bey? Beni duyabiliyor musunuz?" Gözlerini yavaşça açtı. "Mesele çıkarma." Doğrulmasına yardım ettim. Elleri titriyordu ama bu soğuktan değildi. Onu kapısına kadar götürdüğümde durdu ve bana daha önce hiç bakmadığı bir şekilde baktı. "Neden bana yardım ediyorsun?" diye fısıldadı. "Bunu hak etmiyorum." Titreyen omzuna elimi koydum. "Kimse yalnız bırakılmayı hak etmez." Bundan sonra başka bir şey söylemedi, sadece içeri girdi. Ama işte o an, tüm o öfkenin ardında, nezaketin nasıl bir his olduğunu unutmuş bir adam olduğunu anladım. Yine de hayat benim için kolaylaşmadı. Eski kocam Demir, yıllar önce çekip gitmişti. Arkasında faturalar, bahaneler ve hâlâ babalarının ne zaman döneceğini soran çocuklar bırakmıştı. Sabahları bir esnaf lokantasında çalışıyor, öğleden sonraları ofis temizliğine gidiyor ve gece yarısına kadar bir yol kenarı otelinin çamaşırhanesinde ter döküyordum. Bazı geceler çorbayı sadece çoğaltmak için su ve krakerle karıştırırdım. Her çocuğa yetsin diye kaşıkları sayardım. Yine de... Her zaman fazladan bir tabak daha hazırlardım. O tabağı Hulusi Bey'in evine ilk götürdüğümde kapıyı zar zor araladı. "Ben sadaka istemedim," diye homurdandı. "Güzel, çünkü ben de isteyip istemediğini sormadım." Tabağı yine de aldı ve ertesi sabah tabak boştu. Bu bizim rutinimiz oldu ama Hulusi Bey pek de kibarlaşmadı; en azından görünürde. Beşinci yıla doğru bir şeyler değişti. Her zamanki gibi kapıyı çaldım ama o gün Hulusi Bey kapıyı kapatmadı. "İçeri gelecek misin gelmeyecek misin?" diye içeriden seslendi. Yavaşça içeri adım attım. Ev tertemizdi. Ve duvarları görünce donakaldım; her yer fotoğraflarla kaplıydı. Doğum günlerindeki çocuklar, okul fotoğrafları, bayramlar... Zamanda donup kalmış gülümsemeler. "Aileniz mi?" diye sordum. Hulusi Bey pencerenin yanında durmuş dışarı bakıyordu. "Üç çocuğum var," diye mırıldandı. "Gelmez oldular." Bana verdiği tek bilgi buydu ama bu yetmişti. Ondan sonra Hulusi Bey'i biraz daha anladım. Yemek götürmeyi bırakmadım. Aksine, daha sık uğrar oldum. Yedi yıl böyle geçti. Komşular bana deli dedi. Belki de öyleydim. Sonra geçen Salı geldi. Hulusi Bey'in verandadaki ışığı her zamanki gibi yanmıyordu. Hemen fark ettim. Kapıyı çaldığımda cevap vermeyince kolu çevirdim. Kilitli değildi. Dikkatlice içeri girdim. "Hulusi Bey?" Ses yoktu. Koridorda yürüdüm ve bir kapıyı araladım. Onu yatağında huzur içinde, sanki uykuya dalmış gibi yatarken buldum. 80 yaşındaydı. Hulusi Bey'in cenazesi küçüktü. Avukatı aracılığıyla posta yoluyla bir davetiye aldım. Ve çocuklarını ilk kez orada gördüm. En büyükleri Deniz, ortancaları Ceyda ve en küçükleri Mert. Hepsi pahalı takım elbiseler içindeydi ve yan yana duruyorlardı. Mirasları hakkında fısıldaştıklarını duydum. Hiçbiri bana bakmadı ya da kim olduğumu sormadı. Tören bittikten sonra bir adam yanıma yaklaştı. "Siz Kader Hanım mısınız?" "Evet." "Ben Hulusi Bey'in avukatı Turgut. Bugün saat 15.00'te ofisimdeki vasiyet okumasında bulunmanızı rica etti." Kaşlarımı çattım. "Emin misiniz?" Turgut Bey hafifçe başını salladı. "Çok eminim." Nedenini anlamadım ama yine de gittim. O öğleden sonra Turgut Bey'in ofisindeki uzun bir masada oturduk. Hulusi Bey'in çocukları karşımdaydı. Ceyda, Deniz’e doğru eğildi. "Bu kadın kim?" "Hiçbir fikrim yok," diye mırıldandı adam. Duymamış gibi yaptım. Turgut Bey masanın başında oturdu. "Hulusi Bey, yazılı bir vasiyet ve bir ses kaydı aracılığıyla özel talimatlar bıraktı. Bakalım neler söylemiş." Avukat kayıt cihazına bastı ve Hulusi Bey'in sesi odayı doldurdu. "Ben Hulusi. Şunu netleştirmek isterim ki, Kader'i nezaketi yüzünden seçmedim. Yıllar önce... O bana yemek getirmeye başlamadan çok önce... Kocasının onu başka bir kadın için terk ettiği gece, evin önündeki basamaklarda oturduğunu gördüm. Gecenin yarısıydı. Işıklar kapalıydı. İçeride yedi çocuk uyuyordu." Odada hava ağırlaştı. Ceyda kaşlarını çattı. "Bu da ne?" O geceyi hatırladım. "Orada çok uzun süre oturdu," diye devam etti Hulusi Bey. "Sanki nasıl hayatta kalacağını çözmeye çalışıyor gibiydi. Onu penceremden izledim ve bir zayıflık görmedim. Vazgeçmeyi reddeden birini gördüm. Ve o an anladım ki... Eğer bir gün birine güvenmem gerekirse, bu sen olacaktın." Şaşkınlıkla bakakaldım. Deniz sessizce küçümseyerek güldü. Hulusi Bey devam etti: "Ama emin olmam gerekiyordu. Bu yüzden bilerek zorluk çıkardım. Çekip gidecek mi diye görmek istedim. Gitmedi. Onun buna layık olduğunu biliyordum." Kimse konuşmadı. Ceyda dikleşti. "Çocuklarım evimi satmayı planlıyordu. Avukatım beni bilgilendirdi. Evin tapusunu aylar önce yasal olarak Kader'e devrettim. Ama bir şartım var. Evin ne olacağına o karar verecek. Satabilir, parayı çocuklarımla bölüşebilir ya da tutup mahalleye hizmet eden bir şeye dönüştürebilir." Neredeyse nefes alamıyordum. Mert, "Ne?" dedi. Deniz öne doğru eğildi. Kayıt cihazı tık sesiyle kapandı. Sonra üçü de bana döndü. İlk önce Deniz ayağa kalktı. Turgut Bey ve benim aramda bakışlarını gezdirerek, "Bu saçmalık," dedi. "Yani bu yabancıya sadece evi mi veriyorsunuz?" Avukat sakinliğini korudu. "Size Hulusi Bey'in yasal olarak bağlayıcı bir karar verdiğini söylüyorum." Ceyda, sesi titreyerek konuştu. "Ve bizden bunu öylece kabul etmemiz mi bekleniyor?" Mert hiçbir şey söylemedi. Sadece beni süzüyordu, sanki beni çözmeye çalışıyor gibiydi. Yutkundum. "Ben bunu istemedim." "Hayır," dedi Deniz sertçe. "Ama tam olarak reddetmiyorsun da." "Düşünmek için zamana ihtiyacım var," dedim. "Bu bana uyar. Kararınızı vermeniz için bugünden itibaren üç gününüz var. Aynı saatte, aynı yerde," diyerek sözü bitirdi Turgut Bey. O gece, çocuklar yattıktan çok sonra mutfak masasında oturdum. Faturalarım köşede yığılıydı, üzerimdeki lamba yanıp sönüyordu. Hulusi Bey'in evi her şeyi değiştirebilirdi. Ama sesi zihnimde yankılanıp duruyordu: "Mahalleye hizmet eden bir şeye dönüştür." Ellerimi yüzüme bastırdım...

devamı sonraki sayfada...


Sonraki



  1. 1
  2. 2