Cenazeden sonra, üzerimde hâlâ günün sıcaklığını ve zambakların kalıcı kokusunu taşıyan siyah elbisemle eve döndüm. Bir kaybın ardından gelen o kapkara sessizliği, acının nihayet çökelmesine izin verilen o ağır, gerçek dışı durgunluğu bulmayı umarak dış kapıyı itip açtım.
Ancak bunun yerine kendi oturma odama adım attım ve kayınvalidemin liderliğinde sekiz akrabanın Tarık’ın eşyalarını bavullara tıkıştırdığını gördüm.
Bir an için dürüstçe yanlış daireye girdiğime inandım. Gardırop kapakları ardına kadar açıktı. Askılar ahşaba sürtünüyordu.
Tarık’ın akşamları kitap okuduğu koltuğun üzerinde bir el valizi duruyordu. Kuzenlerinden ikisi koridorda kutuları üst üste yığıyordu.
Yemek masasının üzerinde, anahtarlarımızı koyduğumuz kasenin hemen yanında, Melahat Hanım’ın o keskin, eğik el yazısıyla yazılmış bir liste duruyordu: kıyafetler, elektronik eşyalar, belgeler. Ve girişin hemen yanında, el sürülmemiş ama tamamen saygısızca bırakılmış bir halde, cenaze çiçeklerinin yanında Tarık’ın geçici hatıra kutusu duruyordu. Bu manzara içimde derin ve korkunç bir şeye dokundu. Beni ağlattığı için değil.
devamı sonraki sayfada...

