Kerem, sorunlu olanın ben olduğuma herkesi ikna etmişti.
Altı ay boyunca herkese benim dengesiz, geçimsiz ve birlikte yaşaması imkânsız biri olduğumu anlattı. Bahsetmediği şeyler ise arabasında bulduğum otel faturalarıydı. Ya da boşanma davası açmadan sadece haftalar önce ortak hesabımızı nasıl boşalttığı... Veya daha ben resmi evrakları bile görmeden ailesinin nasıl onun tarafını tuttuğu...
Mahkeme salonuna girdiğimizde, çoktan "cömert" bir anlaşma yapıldığı için kendini şanslı sayması gereken hırslı bir eski eş rolüne hapsedilmiştim.
O kelime hâlâ canımı yakıyordu: "Cömert."
Önemli olan her şeyi o almıştı; evi, babasının bize "hediye ettiği" ama yasal olarak hiçbir zaman üstümüze yapmadığı göl evini ve sıfırdan kurmasına yardım ettiğim şirketin hisselerini. Muhasebe, maaş ödemeleri ve operasyonları yöneterek geçen yılların kağıt üzerinde hiçbir hükmü yoktu. Elimde kalan tek şey küçük bir tazminat, geçici bir nafaka ve eski cipimdi.
Avukatı buna "belgelenmiş mülkiyet" diyordu.
Bir taraf, sonu diğerinden çok daha uzun süre önce planladığında, belgelerin birdenbire bu kadar önemli hale gelmesi ne kadar komikti.
Adliyeden dışarı adımımı attığımda, onları otoparkta toplanmış halde gördüm.
Kerem kravatını gevşetti. Pelin koluna girdi. Annesi yanağını öptü. Erkek kardeşi, sanki yeni bir hayatın başlangıcını kutlarcasına yüksek sesle gülüyordu.
Kerem bana baktı; gözlerinde ne suçluluk ne de bir rahatsızlık vardı. Sadece rahatlama...
Araba anahtarını, sanki kadeh kaldırır gibi havaya kaldırdı.
Başımı çevirdim.
Mert yüzüme baktı. "Eve mi gidiyoruz?"
Yutkundum. "Güvenli bir yere gidiyoruz."
Arkamızda bir şampanya şişesi patladı. Kutlama yapıyorlardı. Hem de adliye otoparkının tam ortasında.
Derken Kerem’in telefonu çaldı.
Önce gayet rahat bir tavırla cevap verdi. Ancak saniyeler içinde her şey değişti. Gülümsemesi soldu. Vücudu kaskatı kesildi.
"Ne demek istiyorsun?" dedi.
Önce yürümeye devam ettim; önemsiz bir şey olduğunu düşündüm; bir evrak, bir imza, kolayca çözülebilecek bir şey...
Sonra ismimi söylediğini duydum.
Keskin bir sesle.
O değişimi, o gerginliği görecek kadar geriye döndüm. Panik yavaş yavaş yüzüne yayılıyordu.
"Bu imkânsız," diye tersledi.
Ve o an anladım.
Gerçekler nihayet ona yetişmişti.
devamı sonraki sayfada...

